08 Mayıs 2008 Perşembe

FAİZ DIŞI FAZLA ORANININ DÜŞMESİ NE ANLAMA GELİYOR?


Ülkemizde geçmişte yaşanan pek çok siyasi ve sosyal istikrarsızlıklar beraberinde ekonomik istikrarsızlığı getirmiş ve böylelikle ülke önemli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sorunlar arasında yüksek enflasyon, yüksek kamu borcu, işsizlik, yüksek faizler vs..ekonomik ve mali anlamdaki öncelikli sorunlar yer almaktadır. Öte yandan bu sıkıntılar nedeniyle tasarruf açığı, yatırım açığı, dış ticaret açığı, cari açık, istihdam açığı ve bütçe açığı gibi açıklar oluşmuş ve ülkemiz adeta ''AÇIKLAR ÜLKESİ'' haline dönüşmüştür. Bu bağlamda ekonomi idaresi (hazine, merkez bankası ve maliye) hem para politikasında hem de maliye politikasında sıkılaştırmaya giderek bu sorunların üstesinden gelmeye çalışmaktadır.

2002-2006 yılları arasında ülkemiz enflasyon, büyüme ve toplam borç konusunda önemli mesafe kat etmiş ve Maascriht kriterleri önemli ölçüde tutturulmuştur. Ancak günümüzde ülkemizin zar zor elde ettiği bu ekonomik kazanımlar yavaş yavaş ve bir bir ortadan kaybolmaktadır. Merkez Bankası'nın da bu konuda uyarılarda bulunmasına rağmen hükümet en önemli maliye politikası araçlarından biri olan faiz dışı fazla oranını düşürerek, yaklaşan yerel seçimler nedeniyle de popülist politikalar uygulayacağının ilk sinyallerini vermiş bulunmaktadır. Faiz dışı fazla (FDF) bir ülkenin kamu gelirlerinin faiz hariç kamu harcamalarından yüksek olması demektir. FDF'nin temelinde esas olarak kamunun borçlanma faaliyetlerinin belli bir düzen ve disiplin altına alınması yatmaktadır. Diğer bir deyişle, ülkeler sıkı maliye politikası çerçevesinde fdf oranını yüksek tutmak suretiyle toplam borçlarının anaparalarının en azından bir kısmını ödeyebilecek seviyeye ulaşabilmektedirler. Anaparaların bir kısmı ödenince bütçede ülkelerin borçlanmanın bir bedeli olarak katlandıkları faiz yükü de azalmaktadır. Faiz yükü azalan bir ülke ise yatırımlara, istidama ve üretime dönük harcamaları için önemli ölçüde kaynak temin edebilmektedir.

Ülkemizde FDF oranı uzun bir süre %6,5 oranında benimsenmiş yeni milli gelir hesaplamasına geçilmesi nedeniyle de bu oran %4.2 ye tekabül etmiştir. Ancak hazine ve maliye bakanının geçen hafta açıklamış oldukları orta vadeli mali planda (OVMP) faiz dışı fazla oranının 2008 için %3.5, 2009 için %3, 2010 için %2.7, 2011 %2.5, 2012 %2.4 şeklinde tayin edildiği görülmektedir. Faiz dışı fazlanın bu şekilde azalan bir seyir izlemesi ve bu indirimin tek bir yıla mahsus olmaması nedeniyle mali disiplinden önemli ölçüde vazgeçildiği kanısındayız. İç ve dış ekonomik konjonktürün son derece belirsiz olduğu bir ortamda hemen her ülke çeşitli iktisadi, mali ve siyasi tedbirleri alırken bizim hükümetimizin de ekonomi politikalarından taviz vermemesi gerekirdi. Merkez Bankası'nın kısa vadeli faiz oralarını yüksek tutmak suretiyle sıkı para politikası uygulaması yanında hazine ve hükümetin de sıkı maliye politikası ile bu süreci desteklemesi çok daha yerinde bir davranış olurdu. Unutulmamalıdır ki ekonomi politikasının etkin ve verimli sonuçlar vermesi için, bu iki politikanın birbiriyle eşgüdüm, uyum ve koordinasyon içerisinde uygulanması gerekir. Dış ekonomik dünyada ABD kaynaklı bir finansal kriz ve ülkemizde de iktidar partisine açılan kapatma davası nedeniyle siyasi kriz ortamı mevcuttur. Dolayısıyla bu dönemde sıkı para politikası yanında sıkı maliye politikalarına çok daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Alınan bu kararın enflasyon ve büyüme üzerinde negatif bir sonuç doğuracağı ve bütçede ek bir yük getirmesi kaçınılmaz gözükmektedir...

Ahmet Ayanoğlu

06 Mayıs 2008

05 Mayıs 2008 Pazartesi

Özelleştirme Üzerine Savlar 3 – KİT’lerin Gelişimi ile Çöküşü Sonrası Türkiye

Özelleştirmeler üzerine farklı bir bakışı, gerçekçi bir temelde -tarihsel bir arka planda- anlatmaya çalışırken, son yazıdan sonra geldiğimiz noktada, iktisadi devletçilik ve bütüncül bir kalkınma anlayışını benimseyen Cumhuriyet döneminin 1923-1938 arası yıllarını ele almış idik.[1] Bu dönemden bahsederken, planlı dönemde temelleri atılmış bir çok KİT’in bugün yangından mal kaçırırcasına satıldığına dikkat çekilmişti. Gözün gördüğü bu, farklı bir şeyden bahsetmiyorum. Sav dememin sebebi ise “özelleştirme” pratiğinin siyasal etkileri kadar sosyal değişimleri de tetikliyor olmasıdır. Son bir yazı ile bu değişimlerin Türkiye’yi götüreceği ahlaki çöküntünün son resmi açık bir şekilde anlatılacaktır.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin, kısaca KİT’lerin, gelişimi üzerine söylenecekler çok kapsamlı olmakla beraber, bu yazıda olabildiğince uzun ve karmaşık verilere dalmadan, sadece gerekli bilgilere -iktisadi gelişimlerinin siyasal yansımalarına- göz atacağız. Bundan sonraki yazı ise dünyada ‘özelleştirme pratiğinin’ gelişimi ile Türkiye’de özelleştirmelerin ortaya çıkışı, uygulanması ve bu sürecin getirisi-götürüsü üzerinde yoğunlaşacaktır. Şimdi tekrar bu yazıya dönelim.

KİT kavramını açıklığa kavuşturmak üzere, Yakup Kepenek’in Gelişimi, Sorunları ve Özelleştirmeleriyle Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri adlı eserindeki, şu tanımı kabul edebiliriz. KİT, mal ve hizmet üretmek üzere kurulan ve sermayelerinin en az yarısından fazlası devlet tarafından karşılanan ekonomik kuruluşlardır. (Bununla birlikte sıkça karıştırılan birkaç kavram üzerine de şunu söylemek kabil: KİT; 20 Mayıs 1980 tarihli bir kanun hükmünde kararname ile İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT) ve Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK) alt kollarından oluşan bir yapı olarak tanımlanmıştır. İşin daha çok siyasal ve sosyal boyutlarıyla ilgilendiğimizden bu kavramların tanımlarına girmiyorum.)

KİT’lerin gelişiminin önemini incelememiz, bugün, satılan ve özelleştirmelere ilk elden konu olan metaların bu kuruluşlardan müteşekkil olmasıdır. İlk KİT oluşumları sayılacak kuruluşların ortaya çıkış tarihleri Osmanlı’ya kadar uzanmaktadır. Bu kuruluşlar askeri gereksinimlerin ve yönetim ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kurulmuşlardır. Bunlara örnek olarak Bakırköy İplik ve Dokuma, Beykoz Ayakkabı Kemer, Tophane Top ve Tüfek, İnceköy Cam Tesisleri gösterilebilir. 19. yüzyılda gerçekleştirilen bu atılımlar bir kenara, dönemin siyasal havası ve 1838 yılında imzalanan ‘Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ gibi ticari faaliyetler, herhangi bir sanayi atılımına kalkışmanın ötesinde; içerde hali hazırdaki ticaret yapısını da Avrupa’ya açık hale getiriyordu. Osmanlı döneminde temelleri atılmış ve Cumhuriyet döneminde KİT kavramı yerleştiğinde Sümerbank ve Etibank ile ilk kuruluşlardan olan Ziraat Bankası’nın kuruluşu da önemlidir. 1863 yılında Niş’te memleket sandıkları olarak kurulan Ziraat Bankası 1888’de bugünkü kimliğine kavuşmuş ve çiftçiye kredi vermeye başlamıştır. (Bugün ise özelleştirme kapsamına alınmak istenen ve ‘devlet bankacılık mı yaparmış?’ zihniyetine kurban edilen bir bankadır Ziraat Bankası.)

Hazır Cumhuriyet döneminden söz açmışken KİT ve devletçilik ilişkisi üzerinde durmak gerekiyor. Az önce de sözü edilen, Osmanlı’da kurulan, mal ve hizmet üreten bu kurumlara, beli başlı iki kurum daha ekleniyor. 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kamu mülkiyetinde olan sınai üretim birimlerini çalıştırmak, yenilerini kurmak ve özel kesime de destek vermek üzere kuruluyor. Banka 1933 yılında Sümerbank’a devredilmiştir. 1935 yılına gelindiğinde ise Etibank yeraltı kaynaklarını işletmek, değerlendirmek amaçları ile kurulmuştur. Önceki yazıda bahsedilen Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı gereği bu kuruluşlar kurulmuş, faaliyete geçirilmiştir. Yakup Kepenek kitabında konuya ilişkin “..denilebilir ki; KİT’in çekirdeği, Sümerbank ve Etibank’ın kurulmalarıyla oluşturuldu. Gerçekte, her iki kuruluş 1934 başında uygulanmasına başlanan Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nı yaşama geçirmenin araçları olarak oluşturuldu.” demektedir.
Bununla beraber Sümerbank içinden çıkan SEKA ve Demir-Çelik İşletmeleri daha sonra birer KİT halini almışlardır.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri, devlet eliyle kalkınma-sanayileşme atılımının gerçekleştirilmesinde önemli, gerekli ve olmazsa olmaz kuruluşlar idi. Devlet, İzmir İktisat Kongresi ile başlayan ve iktisadi bağımsızlığı en az toprakların bağımsızlığı kadar mühim görmenin sonucu olan ekonomik gelişimini, dünyada 1929 yılında baş gösteren ‘Ekonomik Bunalım’ sürecinde de hızla sürdürmüştür. Bu süreçte Lozan Antlaşması’nın bağlayıcı ekonomik maddeleri de yürürlükten kalkmıştır. Bu dönemde devletçilik iktisadi politikalara sirayet etmiştir, bu politikaların oluşumunda dünyadaki talep darlığı krizinin bir rolü olsa da, asıl etken, içeride savaştan çıkmış ve henüz serpilemeyen özel yatırımların bu işi kıvıramayacağı yönündeki kanaat idi. Ayrıca savaş öncesi Osmanlı ticaretini elinde bulunduran kesimler daha çok yabancı girişimciler ile gayrimüslim topluluklardı. Bu bileşke gözden çıkarılmamalıdır. Tabii bu dönemde dünyadaki küresel ekonomik bunalım, devlet müdahaleciliğini çözüm olarak ortaya çıkarmış, Keynes’in teorileri destek görmüş ve devletçi politikalar kabul edilmiştir. Türkiye bu şartlarda temel tüketim mallarının yerli üretimine önem vermekte ve ithalatı bu şekilde kısma yoluna gitmekteydi. Bunalım ortamında bu tür korumacı politikalara da engel olma durumu ortaya çıkmıyordu çünkü dünya kriz halindeydi, krizle boğuşuyordu. Bu dönemin Türkiye açısından emperyalist etkilerden uzak bir kalkınma dönemi olduğu söylenmektedir. (Bir parantez açarsak, bir adım ileri giderek, bugünkü mevcut ahval dünya ekonomisindeki durgunluğu işaret etmektedir. Hatta stagflasyon, yani durgunluk döneminde enflasyon ortamı ABD’den tüm dünyaya yayılmaktadır.[2] Peki böyle bir ortamda Türkiye özgün bir iktisat politikası izleyerek ulusal bir kalkınma planı ile dengeli bir büyümeyi gerçekleştiremez mi? Bunun sonucunda bölge ülkeleri ile ticari ilişkilerde daha itibarlı bir konuma ulaşır, AB kapısında çağdaşlaşma rüyasından ani bir uyanış yaşar ve bu durgunluk dönemini ulusal çıkarlarına göre kullanır. Olmaz gibi de görünmüyor, lâkin ceteris paribus, yani diğer şartlar sabitken bu plan işlerlik kazanabilir, borçlu ve kapitalist bir düzenin dümenine bağlı bir ülke, tek başına hareket edebilir mi?.)

Şimdi dilerseniz, KİT yapılanmasının 50’li yıllardaki serüvenine bakalım. Bu süreçte Demokrat Parti’nin liberal rüzgârlar estirerek ‘serbestçilik’ anlayışını egemen hale getirmeyi düşündüğünü fakat günün şartlarının buna elvermediğini, hatta ve hatta, KİT’lerin büyüdüğünü dahi söylemek mümkündür. Sözü yine Yakup Kepenek’e bırakmakta fayda var:
“… Demokrat Parti’nin 22 Mayıs 1950’de TBMM’de okunan hükümet programında ‘…iktisadi sahada devlet sektörünü mümkün olduğu kadar daraltmak… hususi teşebbüs sahasını mümkün olduğu kadar genişletmek’ esas alınıyordu. Ek olarak da ‘amme hizmeti gören ve ana sanayiye taalluk edenler hariç’ devlet işletmelerinin… ‘bir plan dahilinde ve elverişli şartlarda peyderpey hususi teşebbüse devredileceği’ vurgulanıyordu.” Bu dönemde Marshall yardımları ve diğer yardımlarla geçirilen birkaç refah senesi 53 ve 54 yıllarındaki tarımda kuraklığın hüküm sürmesi ve yardımların kesilmesi ile yerini iç talebi karşılamakta zorlanılan bir döneme bırakmıştır. Böylelikle iç talebi karşılamak için yerli üretime dönülecek ve bazı KİT’ler yeniden düzenlenirken, yeni KİT’ler de kurulacaktır. Bu dönemde PTT, Devlet Demir ve Deniz Yolları yeniden örgütlenmiş Sümerbank’tan SEKA ve Demir-Çelik ile Etibank’tan T.Kömür İşletmeleri ayrılarak KİT özelliği kazanmıştır. Ayrıca Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Devlet Malzeme Ofisi gibi kurumlar da kurulmuştur. (Yakup Kepenek, Kamu İktisadi Teşebbüsleri)

Üzerinde durulmadan geçilemeyecek diğer bir dönem ise kuşkusuz ‘Planlı Dönem’ olarak anılan ve beş yıllık Kalkınma Planları’nın yürürlüğe konulduğu 1963 yılında başlayıp sürdürülen dönemdir. KİT’e bakış açıları bakımından da bu planlar büyük öneme sahiptir. Çünkü ilk dört plan KİT’i önemli görmekte ve kalkınma hamlelerinde bu kuruluşlara olan güven ve inanç sürmekteyken, diğer izleyen iki plan KİT’lere öldürücü darbeleri vurmakta ve bununla yetinmeyip, özelleştirme felsefesinin yerleştirileceği döneme de kucak açmaktadır.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963 -1967 yılları arasında uygulanmıştır. Bu plan ile KİT’lerin ileri teknoloji ve büyük sermaye gerektiren yeni üretim kollarında öncülük etmesi uygun görülüyor. KİT’lere en uygun üretim düzeyini gerçekleştirme, serbest piyasa koşullarında çalışarak en yüksek kâra ulaşma, faaliyetlerinde esas olarak kendi öz kaynaklarına dayanma yönünde görevler veriyor.
İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 68-72 yılları arasında uygulanmış ve ilk plandan farklı olarak KİT’lerin salt, özel sektörün giremediği sanayi alanlarına girmesini salık verirken, karma girişimlere de önem vermiştir.
Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı ile (1973-77) Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin sanayileşerek kalkınmada etkili bir araç olduğu anlatılıyor. Üretim, istihdam, ileri teknoloji kullanımı ve fiyat istikrarını korumada (enflasyonla mücadelede) KİT’lerin etkili olacağı varsayılmaktadır. Aynı şekilde Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da ekonomik kalkınmanın önderliği KİT’lere verilmektedir.

Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ise dananın kuyruğu elimizde kalırcasına bir tablo ile karşılaşıyoruz. 80’li yılların başlarından itibaren kendini gösteren serbestleşme politikalarının belirgin hale geldiğini görmek için, sanayi öncelikli kalkınmanın çöpe atılarak önceliklerin değiştirildiklerini izlemek adına Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı daha bir önem kazanmaktadır. Bu plan (1985-89) ile KİT yatırımlarının; enerji, madencilik, ulaştırma ve haberleşme sektörlerinde yoğunlaşması öngörülüyor. Dananın kuyruğu burada kopuyor artık. (Ekvadorlaşma üzerine bir yazımda Ekonomik Tetikçi’lerin gelişmekte olan ülkeleri enerji, ulaştırma ve haberleşme sektörlerinde yatırım yapmaya zorladıklarından ve bu şekilde ülkeleri borçlandırdıklarından bahsetmiş idim. Bu noktada bu yazının okunmasını şiddetle öneririm, aynı anda bu yazıda Türkiye’nin iktisadi gelişim tarihinden farklı notlar da bulunmaktadır.[3])

Bu dönem ile beraber Türkiye’de özelleştirmelerin önü açılmaya, üstelik, KİT’lerin vasıtası ile başlanacaktır. KİT’lere yüklenen görevler aslında özel sektörün girmek isteyeceği ve kamu kesimine göre daha kârlı çalışabileceği sektörleri işaret etmektedir. Hani tavşana kaç, tazıya tut denmiş desem, bu garibe inanır mısınız acaba? (Maliyetin altında halka tüketim malı sunmak, özel kesimi özendirmese gerek. Hatta bu, ‘özeli’ tiksindirir bile diyebilirim, kâr maksimizasyonunu destabilize etme durumu.)

Ve Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı ile planın metnine ilkesel olarak ilk defa karşılaşılan ‘yabancı sermaye ile ortak yatırım yapılması’ giriyor. Bu plan vasıtası ile KİT’lerin tümünün özelleştirilmesi öngörülüyor. Kepenek şu satırlarla durumu anlatıyor:
“… VIKP’de (Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda), özelleştirme, biçimi ve yöntemi söz konusu edilmeden temel politika olarak ele alınıyor; varsa-yoksa özelleştirme türünden bir anlayışa yer veriliyor.”

Evet açıkça plan ile “özelleştirme” bir devlet politikası halini alıyor. Amaç satmak, varsa da satmak, yoksa da satmak. Öyle ki nasıl satıldığı, satışta hangi yöntemlerin egemen olacağı, bu satışlar sonucu oluşması muhtemel, ulusal kalkınmanın sekteye uğraması durumları göz ardı ediliyor, ya da bilinerek gözden çıkarılıyor.

Devletçilik anlayışının yerleştiği sürecin başlaması ile devlet eliyle sanayileşme KİT öncülüğünde gerçekleştirilmeye ve bu kalkınma olabildiği kadar yerli sermaye, yerli finansman ile sağlanmaya çalışılıyor. İşin rengi 80’lere gelirken daha 46’larda değişiyor. Ama asıl darbeyi ‘küreselleşme’ fırtınasına tutulan ve serbestliği tanrı gibi karşılayan, bugün bile büyük devrimciler gözüyle bakılan Özal ve taifesi indiriyor. KİT’leri öldürmekle ulusal kalkınmanın önüne geçilmiştir. Bundan sonraki süreç, bilindiği üzere, küresel aktörlerin –İMF’nin, AB’nin, Dünya Bankası’nın, ABD’nin- insafına bırakılmıştır. Oraya da geleceğiz.

Özelleştirme Üzerine Savlar, sav olma vasfını en başta ve serinin ilk yazısında[4] belirttiğim türlü sosyal yansımalar ile kazanmaktadır. Siyasal sonuçların ‘sosyal etkileri’ daha çok iktisadi çalkantılar biçimiyle zuhur ettiğinde halk tarafından hissedilir, tepkiyle karşılanır. Sosyal yönden ‘fahişeleştirilme’ döneminde yaşadığımızı ilan etmem, bu yazıların devam etmesini gerektiriyor. İlerleyen yazılarda devam edeceğiz.


Yusuf Gürer
--3 Mayıs 2008--

[1] Bu yazıdan evvelki serinin son yazısı Özelleştirme Üzerine Savlar-2
[2] Konuyla ilgili Gülşah Kumaşoğlu’nun Küresel Sıkıntı Stagflasyon ve Türkiye adlı yazısı okunabilir.
[3] Küresel Dünyada Türkiye: Ekvadorlaşmak
[4] Serinin ilk yazısına buradan ulaşabilirsiniz: Özelleştirme Üzerine Savlar-I

02 Mayıs 2008 Cuma

Mütevazi Paşa

Soğuk İstanbul sabahlarında Kadıköy’ün telaşlı kalabalığından kaçarken her zaman karşıma çıkar. Mütevazi, hatta utangaç tavırlara sahip olmasına rağmen insanları şehirlerden şehirlere, ülkelere taşıyanlara ev sahipliği yapar. Yılların yükü ve acısını taşıyan Haydarpaşa, fotoğrafçıların kalbinde her zaman farklı bir noktada olmuştur. Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin ilk durağı olan Haydarpaşa, yıllarca filmlerde gündemde oldu. Bugünlerde ise görev süresi tamamlandıktan sonra ne tür bir işlevi olacağı tartışmaları arasında ezilmekte.


Avrupa ülkelerinin tren garları ile karşılaştırıldığında oldukça gençtir, ancak yaklaşık 100 yaşında olan bina sanki Dolmabahçe, Kuleli Lisesi binası gibi binalarla aynı yaştaymış gibi durmaktadır. II. Abdülhamit dönemi Alman-Osmanlı yakınlaşmasının ürünlerinden biri – Sultanahmet Meydanı’nda yer alan Alman Çeşmesi de aynı yakınlaşmanın örneğidir- olan bina, demiryolları sisteminin Almanlar tarafından işletilmesi konusunda antlaşmaya varılınca yapılmaya başlanmıştır. Yapımını Alman Anadolu Bağdat firması üstlenmiş olup, Abdülhamit tarafından Kayzer Wilham’a hediye olarak sunulmuştur. İsmini ise bölgeye önceden adını vermiş olan III. Selim’in vezirlerinden olan Haydar Paşa’dan almıştır.


Gar; Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Conu tarafından tasarlanıp yapılmıştır. Mimaride Teuton[i] kalelerine benzeyen yapıda, neo-Rönesans etkisi görülmektedir. 19. yy.’ın sonlarında mimari akımlar karışmış, birçok akım harmanlanarak yeni kavramlar oluşturulmuştur. Bu dönemde önceki mimari akımlar yeniden yorumlanmış ve yeni eklemeler yapılmıştır. Haydarpaşa Avrupa’daki binalardan farklı olarak oryantalist izler de taşımaktadır. Kuleleri örten lale kubbeler buna güzel bir örnektir. Aynı zamanda yapıda kullanılan kum rengindeki taşlar da birer oryantalizm simgesidir. Ancak bunun yanı sıra kulelerde bulunan payandalar ve dış yüzeydeki sütun süslemeler mimarideki Avrupai tarzı göstermektedir. Denize bakan yüzeyindeki mermer basamaklar ve simetrik binada tam ortada yer alan saat Haydarpaşa’ya ayrı bir hava vermektedir. U şeklinde plana sahip olan gar havadan Anadolu’ya kucak açmış gibi görünür. Zaten garın yapılması amaçlarından biri de Osmanlı şehirlerini birbirlerine bağlamak ve merkezi otoriteyi güçlendirmekti. Ancak bu projede Almanya’nın bölgedeki çıkarlarını görmemek mümkün değil.

Alman mimari ustalarının yanı sıra İtalyan taş ustaları da Haydarpaşa Garı için uğraşmışlardır. Yapının yapımına 1906 yılında başlanıp, 1908 yılında bitirilmiştir. Bu dönemde Anadolu’daki istasyonlar da tamamlanarak İstanbul-Bağdat ve İstanbul-Şam-Medine hatları çalışmaya başladı. Bu hatların çalışması ile Osmanlı uzak bölgeleri kontrol etme şansını yakalamış, hac güzergâhı daha güvenli ve rahat olmuştur. Bunların yanı sıra Almanya Berlin’den Bağdat’a kadar olan alanı etkisine almış ve bu yol üzerindeki ticareti kontrol etmeye başlamıştır. Aynı zamanda Alman devletinin bir sonraki projesi olan Süveyş kanalına gerek kalmaksızın İran üzerinden Hindistan’a ulaşma amaçlarına yaklaşmışlardır.


Bina dış yapısında Avrupa’dan izler taşısa da iç süslemeleri tamamen Osmanlı üslubudur. İznik ve yöresinden alınan çiniler tavanları ve kemerleri barok tarzda süslemiştir. Kemerli geçişlerle küçük odalara bölünen Haydarpaşa hafif vitraylarla süslenmiş camlarla aydınlatılmıştır. Gün ışığı çok iyi şekilde kullanılmıştır. Gün içinde binanın içinden geçerken bunu çok iyi bir şekilde anlıyorsunuz. Vapurların yanaştığı iskelenin hemen yanındaki küçük yapı ise sonradan, Osmanlı’nın son mimarı Vedat Tek[i] tarafından yapılmıştır. Yapı çinilerle süslü olup ortasında Latin harfleri, sağ ve solunda Arap harfleri ile çini üzerine “Haydarpaşa” yazmaktadır.


Yapı ilk talihsiz olayını 1917 yılında yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir bölümü cephane olan binanın, cephane kısmı patlamıştır – sabotaj olma olasılığı yüksek-. Bu patlamadan sonra oldukça hasar alan bina günümüzdeki hali ile tekrar yapılandırılmıştır.


Talihsizlik bununla kalmamış 1979 yılında Independente adlı tankerin patlaması yüzünden bina üzerinde yer alan ve güneşte binaya ayrı bir parlaklık veren kurşunlar patlamadan oluşan sıcağın etkisi ile erimiştir. Çeşitli tarihlerde yenilenen bina en büyük yenileme çalışmasını 1983’de geçirmiş ve günümüz halini almıştır.


Günümüzde 100 yıllık görevini devam ettiren gar, yakın zaman içinde emekli edilmek istenmekte. Çevre planı projesinde etrafı gökdelenlerle çevrilmesi planlanan bina, bu felaketten planın mahkemece onanmaması sayesinde kurtuldu. Ancak yılmayan belediye bu sefer de binanın etrafına İstanbul’u “simgeleyen” 7 adet dev fıskiyenin yer alacağı planı açıkladı. O plan da bildiğim kadarıyla şu anda mahkemelik.


İstanbul, Yunan kolonilerinden günümüze yaklaşık 2500 senelik bir şehir. Kendine has tarihsel dokuya sahip. Bu dokuya yeni bir şeyler eklemeye gerek yok. Aksine eklenecek her küçük şey bu dokuyu tahrip edecektir. Ne yazık ki belediye başkanlarımız İstanbul’u yeni kurulan sonradan görme Arap kentlerine benzetmektedirler ve ne hikmetse onlara özenmektedirler. Sur içi, Galata ve Haydarpaşa ve diğer binalar dünyada hiçbirin görülmeyen bir özelliğe sahip. Bu eserler iki imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehrin çocukları. Ne yazık ki bu çocukların gözünde sadece yaş var artık…


Not 1: bütün fotoğraflar yazara aittir.

Not 2: fotoğraflardan oluşan mozaik için tıklayın...

Galip Varoğlu
galipvaroglu@imecedusuncesi.com

[i] Tek, soyadını cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlı’da devletinde yer alan tek mimar sıfatlı insan olduğu için aldığı söylenir.
[i] Teuton’lar Danimarka kökenli Alman kabilesidir. Ortaçağ’da mimaride etkileri görülmektedir.

29 Nisan 2008 Salı

GELECEĞİN ŞİMDİKİ HALİ

‘Çocuklar bakıyorlar gözlerinde mavilik / Bize bakıyorlar, bir deri bir kemik /
Çocuklar tutamıyorlar ellerinde oyuncakları / Çocuklar koşamaz olmuş
bacakları / Bakıyorlar her akşam elimize / Bir şey söylemek ister gibi
hepimize / Kim getirip koymuş onları yanımıza / Bakıyorlar çizgi çizgi alnımıza’

(Ziya Osman Saba)

Onlara hep gelecek, umut deniliyor ama kendi kişiliğimizden, hareketlerimizden ayrı olarak ele almıyoruz onları; sanki mülklerimizmiş gibi muamele ediyoruz onlara. Bu mülk anlayışı çok eski dönemlere kadar gidiyor ve eskiden hukuki bir temeli de vardı. Roma İmparatorluğu’nda çocuklar babaya ait mülk olarak kabul ediliyorlardı. Latince ‘çocuk’ anlamına gelen ‘prolüs’ tentüretilen ‘proleterya’ sözcüğü ‘çocuğundan başka mülkü olmayan’ anlamına gelir. Roma Hukuku’nda bir şeye sahip olmak, o şeyi yok edebilmek hakkını da veriyordu.

Çocuk emeği yüzyıllar boyu sömürülmüştür; aile içinde ve dışında şiddete maruz kalmışlar, savaş alanlarında yer almışlar, cinsel istismara uğramışlardır. Kısacası, insanların keyfi iradesine bırakılmışlardır.19.yüzyıllın sonlarından itibaren çocuklarla ilgili hukuksal düzenlemelere gidilmiştir. İnsanlar içinde en çaresiz ve incinmeye açık olanların; çocukların korunması, insan hakları düzleminde 20.yüzyılda gerçekleşmiştir. İlk olarak 1919 yılında bir eğitimci olan Jonusz Korozak ‘How to Love a Child (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli)’ adlı kitabında çocuk haklarından bahsetmiş, 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Moskova’da bir Çocuk Hakları Bildirgesi sunulmuş, fakat hakları savunmak adına ilk etkili girişim, 1923 yılında Egylantine Jebb tarafından hazırlanan taslağın 1924 yılında Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmesiyle gerçekleşmiştir. 1959 ve 1989 yıllarında taslak iki kez yenilenmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) yaptığı çalışmalarla Çocuk Haklarını temel ilkeler ve standart kurallarla ‘sağlamaya çalışmaktadır.’ Günümüzde Çocuk Hakları ile ilgili olan uluslararası belge, 20 Kasım 1989 tarihinde 193 ülke tarafından onaylanmıştır, ABD ve Somali dışında bütün dünya ülkeleri imzalamıştır.

Sözleşmenin temelinde, çocukların erişkinlerden farklı olarak ele alınması, bununla birlikte fiziksel, psikolojik, fizyolojik ve davranış özellikleri, devamlı büyüme ve gelişme göstermeleri ve bu aşamalarda çocukların bakımının bir toplum sorunu olarak bilimsel yaklaşımlarla ele alınması ve bu anlamda tüm insanlığa görev düştüğü düşüncesi yatar. Çocuk Hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu eğitim, sağlık, barınma, fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi hakların hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel bir kavramdır. Bu sözleşmeye göre; 18 yaşın altındaki herkes çocuktur. Bu haklar; dil, din, ırk, politik düşünce gibi ayırıcı özelliklerine bakılmaksızın bütün çocuklara aittir. Çocuklarla ilgili olarak ele alınan özel konulardan başlıcaları; çocuk işçiliği, çocuk ticareti (fuhuş) ve çocuk askerlerin durumudur.

Çocuklara yönelik bedensel saldırı ya da zihinsel ve duygusal incitme ‘çocuğa eziyet’ olarak ele alınmaktadır. Dövmek, sigara ile yakmak, günlerce kilit altında tutmak, yemeden içirmeden soğukta bırakmak vb. gibi eziyetler başlıcaları. Bir heykeltıraş olan Güler Güngör bir sergisinde serginin ‘Saklan Çocuğum’ adlı bölümüyle ilgili olarak şunları söylüyor: ‘...elbiseleri yaparken olabildiğince şeffaf, temizliği ifade eden bir malzeme seçtim, üzerinde de kelebekler var. Çocukların ruhu da kelebekler gibi kırılgan, dokunduğunuzda zedelenecek şeylerdir, psikolojik etkisi bir ömür boyu kendini gösterir.’ -(Radikal)- Gerçekten de o kadar hassas ve incinmeye açık bir yapıları var ki, bu durumu şikayet etmeye bile çekiniyorlar ve gördükleri şiddeti ‘normal’ sanabiliyorlar, cezayı hak ettiklerine ve suçun kendilerinde olduğuna inandırılıyorlar. Türkiye’de eziyet gören çocukları korumak amacıyla çıkarılmış özel bir yasa yok; Türk Ceza Kanunu, çocuklara eziyet olarak kabul edilebilecek eylemleri suç sayıyor. Ailelerin bir hayatı ne kadar etkilediklerinin farkında olup olmadığı düşünülmeli burada. Ne yazık ki, neredeyse her iş/meslek için bir eğitim süreci söz konusuyken, topluma sağlıklı bireyler kazandırma bağlamında ailenin rolü düşünüldüğünde, anne-baba olmak için bir eğitimin olmaması ve insanların da bu konuda gösterdikleri çaba (!) gerçekten de düşündürücü.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir ve bunlar ‘çocuk istismarı’na girer. Çocuk istismarı; fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar, bilerek zarar verme gibi türlere ayrılır. Bunlardan cinsel istismara uğrayan çocukların %70'ini 2-10 yaş arasındaki çocuklar oluşturuyor.

BM Çocuklara Yardım Fonu’nun verilerine göre, 2006 yılında yaklaşık olarak 250 bin çocuk silahlı çatışmalara sokuldu ya da bu amaçla silahlı gruplara dahil edildi. Çocukların asker olarak savaş alanlarında kullanılması Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından ‘savaş suçu’ olarak tanımlanıyor.
‘Çocuk işçiliği’ni ele aldığımızda, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde 200 milyondan fazla çocuk işçi bulunuyor. Çocuklar tehlikeli sektörlerde de çalıştırılıyor ve çalışmalarından dolayı eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun yaşıyorlar.

2006 sayımlarına göre Türkiye 25 milyon çocuk nüfusuna sahiptir. UNICEF tarafından TÜİK verileri dikkate alınarak hazırlanan bültende, Türkiye'deki 15 yaştan küçük çocukların %27.7’sinin yoksulluk içinde bulunduğu ve oranın kırsal alanlarda %40.6'ya kadar çıktığı belirtilmiştir. 23 Nisan 2007'de Çocuk Vakfı tarafından hazırlanan 'Türkiye'nin Çocuk Gerçeği' raporuna göre, Türkiye'de 5 çocuktan biri çalışıyor. Hükümet ise, gündemindeki istihdam paketinde 16 yaşından küçük çocukları ağır ve tehlikeli işlerde çalıştıranlara verilen cezayı 904 YTL'den 100 YTL'ye indirmeyi planlıyor ve bunun adı da teşvik!

En temel ihlallerden biri olan 'yaşam hakkının ihlali'ne bakarsak; 2003'ten beri çocukluklarında işledikleri suçlardan dolayı Çin, İran ve ABD'de 6 kişi idam edildi. Pakistan, Filipinler ve Sudan'da da çocuk suçlular idam ediliyor.
Savaşın eksik olmadığı dünyada, özellikle yoğun olduğu ülkelerde çatışmalar milyonlarca çocuk için artık gündelik hayatın bir parçası olmuş durumda. Başka bir yaşam tanımamışlar, doğduklarında böyle bir hayata doğmuşlar ya da patlak veren bir savaşla veya çatışmayla hayatları alt üst olmuş, mülteci durumuna düşüp, yersiz yurtsuz, sevdiklerinden uzakta yaşamaya mahkum olmuşlardır. Şiddet, korku ve zorluklarla dolu ortamlarda travma içinde hayatlarını sürdürüyorlar.

Kuzey Afrika ülkelerinde artık kanıksanmış olan açlık, salgın hastalık ve susuzluk nedeniyle ölenlerin başında çocuklar geliyor. Afrika'da aşıyla tedavi edilebilecek kızamık, tetanos ve çocuk felci gibi hastalıklardan ölen çocuk sayısı hafife alınamayacak düzeyde.
Önümüzdeki yıllarda hayatımızda oldukça büyük etkiye sahip olacağı yaşadığımız olumsuzluklardan çok iyi anlaşılan küresel iklim değişikliğinin etkisi de yapılan araştırmaların sonuçlarına göre en çok çocukları etkileyecek. Küresel ısınmadan kaynaklanan doğal afetlerin ishal, sıtma, kolera gibi hastalıkları geri getirebileceği düşünülüyor.

Bazı kültürel anlayışların benimsediği töre kavramından ötürü Türkiye'de çocuklar töreye kurban ediliyor. Kız-erkek çocuk ayrımı Çocuk Hakları ihlalleri arasında, kız çocuklarının okutulmaması ve başlık parası denilen çağdışı uygulama da bunlara birer örnek.

İlköğretim çağındaki her 3 çocuktan biri yoksul. Okul öncesi ve ilköğretim çağındaki çocuklar yetersiz besleniyor.
Türkiye'de kadın-erkek arasındaki eğitim süresi farkı giderek artıyor. Bunlar, Eğitim Reformu Girişimi'nin Eğitim İzleme Raporu 2007'nin sunduğu gerçekler.
'En az üç çocuk' söyleminin içinde bulunan koşullar düşünüldüğünde ne amaçla söylendiğini anlamak çok zor! Sağlık Bakanlığı'nın Anne Çocuk Sağlığı Raporu doğum hızının artması ile anne ve bebek ölümlerinin de artacağına dikkat çekiyor.(Burada aklıma Martin Luther'in söylediği bir söz geldi, sanırım tam olarak şöyle; 'Kadınlar doğum sırasında ölüyorlar diye üzülmeyin, onlar doğurmak için varlar.') Türkiye'de her yıl dünyaya gelen 1.5 milyona yakın bebekten 40 bininin 1 yaşına gelmeden yaşamını yetirdiğini belirten uzmanlar, dünya ortalamasına göre bu sayının çok fazla olduğunu söylüyorlar. Gelir dağılımı bozuk ve kaynakları kısıtlı olan bir ülkenin nüfusunun artmasını istemenin ne kadar doğru olduğu düşünülmeli belki de. Doğu ve Güneydoğu'da yoksulluğun en önemli nedenlerinin başında hızlı nüfus artışının geldiği gözden kaçırılmamalı.

'Her çocuk açlıktan, korkudan, yoksulluktan kurtulunca, / ve insanlara olan güveni gözlerinden okunarak/
Başını kaldırıp gökyüzüne gülerek bakınca, / işte o zaman dünyada barış olacak.’

(Dorothy Right(Ride With The Sun))[1]


ÖZLEM BEKTAŞ
21/04/2008
İSTANBUL

* Birinci resim: 'Vietnam'da mülteci kampında bulunan bir çocuk 1980'
**İkinci resim:
'10 yaşında bir Çinli çocuk asker 1944'

KAYNAKLAR
1.http://www.cocukhaklarinet/tr/cocuk_haklari:htm(Erişim:20.04.2008)
2.11 Mart 2008 tarihli Radikal Gazetesi(Ekonomi sayfası)
3.http://trwikipedia.org/wiki/cocuk_haklari.htm(Erişim:19.04.2008)
4.4 Nisan 2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesi
5.F.Berktay.Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak, Pencere Yayınları 1994.

[1]F.Berktay, Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak (Pencere Yayınları, İstanbul, 1994) s.81

26 Nisan 2008 Cumartesi

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Türkiye Cumhuriyet dönemi maliye tarihinin en spesifik ve tartışmalı konularından biri de Varlık Vergisi Kanunu ve uygulamasıdır. Bu özelliğine karşın yeterince incelenmediği ve belirsizlikler taşıdığı görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı Türkiye’sini inceleyen tarihçi ve araştırmacıların, gazeteci, bilim adamı ve politikacıların Varlık Vergisi’ni ideolojik kökenlerinden çok sonuçları itibariyle ele aldıkları söylenebilir.

1942 yılı Varlık Vergisinin Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında uyguladığı dış politikadan bağımsız olarak değerlendirilmesi eksik bir değerlendirme olacaktır: İtalya’nın Akdeniz’de hak iddiasıyla birlikte 1939’da Türkiye, İngiltere ve Fransa’dan oluşan bir üçlü ittifak kuruldu. Sıcak savaşla birlikte dengelerin Nazi Almanya’sı lehine değişmesi ve Almanya’nın hızla Avrupa’yı işgali, Türkiye’nin üçlü ittifak ilkelerine uymayarak 14 Haziran 1940’da tarafsızlığı ilan etmesine neden oldu. Sonraki dört yıl Türkiye ile Nazi Almanya’sı arasında gerek diplomatik gerekse ekonomik ilişkilerin geliştiği bir süreç oldu. Türk dış ticaretinde Almanya’nın payı 1939’da %50 oranını geçmişti. Böylesine gelişkin ekonomik-ticari ilişkiler siyasi ilişkilerdeki değişimi de beraberinde getirdi. 1944 yılına kadar Almanya Türkiye’nin dış ticaretindeki en önemli ülke konumunu sürdürdü. İşte bu aşamada başlatılan ilişkilerdeki canlanma Hitler- İnönü yazışmaları ile hızla gelişti. (Savaşın sonuna doğru müttefiklerin ezici askeri üstünlükleri ortaya çıkmıştı. Türkiye 1944’te önce Almanya’ya yapılan krom sevkıyatını durdurdu, ardından Almanya ile ilişkilerini kesti. Türkiye 1945 yılında Birleşmiş Milletler’in kurulması yolunda ilk adım olan San Francisco Konferansı’na katılmak için ön koşul olması nedeniyle Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.) Almanya ile kurulan dostluğun zorlayıcı/bağlayıcılığı hem ülke ekonomisinin hem iç ve dış siyasanın bu yöne kanalize olması yönündeki eğilimleri güçlendirmiştir. İç politikada ortaya çıkan çeşitli uygulamalar, daha sonraları Türkiye’nin Nazi yöntemleri uyguladığı şeklindeki tepkilere yol açmıştır.

Varlık Vergisi’nin ; İkinci Dünya Savaşı koşullarında kaynak sağlamak, vurgunculuğu önlemek, fiyatların düşmesini sağlamak gibi nedenlerden dolayı getirildiği açıklamaları yapılırken kapalı kapılar ardında “Ticarette azınlıkların payını azaltmak, Müslümanları bu açıdan kuvvetlendirmek” mevzusu konuşuluyordu. “Amaca giden her yol mubahtır” düşüncesi ile adaletsizce vergilendirme yoluna gidilmiştir. Vergilendirilmeleri adil sayılabileceklerin yanında; son derece zor duruma düşecek vatandaşlar da bu verginin kapsamına alınmıştır. Başbakan Şükrü Saraçoğlu Varlık Vergisi’nin gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Genelde eşya fiyatlarının bugünkü delice artışında…..doymak bilmeyen aşırı isteklerin ve vurgunculuğun geniş payları vardır.Fakat bütün bunların etkisi kadar öteki bir olay daha vardır ki o da tedavüldeki (dolaşımdaki) Türk parasının durmadan artması ve 700 milyon TL’ye çok yaklaşmasıdır……Bu iş için tek yol tedavüle çıkarılan paranın bir kısmını vergi olarak geri çekmekten ibarettir.”

Tahsil edilen vergi, 1941 yılı toplam milli gelirin yaklaşık %35’i idi (16 aylık uygulama sürecinde) Ancak bu uygulama tedavüldeki para hacminin azalması sonucunu doğurmamıştır. Bunun nedeni “altın ve döviz karşılığı emisyonun (para basmanın)” sürmesidir. Savaş yıllarında (1939-1945) Türkiye’de tedavül hacmi giderek artmıştır.

İthalat ve ihracat gibi alanlarda faaliyet gösteren gayrimüslimlerin (vergi nedeni ile ) piyasadan çekilmesi iaşe ve pahalılık sorunlarının ön plana çıkması gibi bir sonucu da beraberinde getirdi. Hariçten yeni eşyanın ithali şüpheye düştü. Anadolu’dan şehirlere gelen erzak ise gelemez oldu. Bu yüzden erzak fiyatlarında yükselişler görüldü. Kemal Karpat pahalılığın artışından ”yeni zenginleri” sorumlu tutuyor: “Vergisini ödeyemeyen pek çok küçük firma müzayede ile satıldı. Bunları, savaş sırasında çeşitli yollarla sermaye biriktirmiş kimseler satın aldılar.Bunlar hem tecrübesizdi, hem de kazanç hırsları da hayat pahalılığının artmasına sebep oldu.”

Var olan ticareti tamamen yok edip sıfırdan başlamaya çalışmak yerine söz konusu amaçlara ulaşmak bakımından daha farklı çözüm yolları üretilemez miydi acaba? Sonuçlarına bakıldığında uygulanan verginin bir çözüm yolu olmadığı muhakkak. Yalnızca Müslümanların değil; MÜSLÜMANLARIN DA ticarette etkin olmalarını sağlayacak politikaların geliştirilmesi ile çok daha sağlam bir ekonomik yapı oluşturulabilirdi. Varlıklı olanların yanında varlıklı olmayanların da vergilendirilmesi; bu kesimin ciddi anlamda zor duruma düşmesi sonucunu doğurmuştur. Bu bakımdan bir taraftan yapılırken bir taraftan yıkılmıştır!

3305 sayılı Varlık Vergisi Kanunu ( 11.11.1942 ) bizzat Şükrü Saraçoğlu’nun eseriydi
[1]. Kanunun hazırlanmasında Maliye Bakanı Fuat Ağrılı, Müsteşar Esat Tekeli ve Maliye Teftiş Kurulu Başkanı Şevket Adalar da hazır bulunmuştu. Bu kişilerin katkıları, Kanun’da zahiri olarak azınlık- müslüman ayrımını ortadan kaldırmak gibi bir “fayda” sağlamıştı. Ancak bu “eşitlik” yalnızca kanun maddelerinde kaldı. Vergi teorisinin yüzlerce yılda şekillenen genellik ilkesini hiçe sayan ayrımlar, Varlık Vergisi’ni haksız bir uygulama haline getirmişti. Kanun’un 14. maddesi gereği mükellefin birinci derece akrabalarının menkul ve gayrimenkulleri de haczedilebiliyordu. Yani “borcun şahsiliği” ortadan kalkmış ve akrabaların mallarına da vergi borcuna karşılık el konulmaya başlanmıştı. (İstanbul’da 45 adet haciz ekibi kuruldu). Bir diğer önemli nokta ise; vergi miktarını belirleyecek olan komisyonlara tanınan olağanüstü yetkiydi. Kanun’un 6. maddesine göre:
“Komisyonlar……vergi miktarını……edinecekleri kanaate göre takdir edecek ve vergi miktarını saptayacaklardı.” Örneğin gayrimenkul sahiplerinin vergi miktarının komisyonun insafına yani kanaatine bırakıldığı görülüyordu. Takdire dayanan bir sermaye vergisinin ne feci şartlar içinde, ne kadar ezbere belirlendiğini anlamak pek de zor olamasa gerek. Vali Lütfi Kırdar komisyon üyelerinden Ferit Hamal’ın mükellefler için sık sık “milyon, milyon” şeklindeki bağırışlarına kızıyor ve “Ferit Bey, Ferit Bey, insaf edin, insaf: Bu heriflerin hepsimi milyoner? İçlerinde dokuz yüz bin liralık kimse yok mu” diye çıkışıyordu.

Varlık Vergisi’nin TBMM’de kabulünden iki ay kadar önce vergi daireleri, “Harp zamanında fevkalade kazanç sahibi olanları” dört kategoride sınıflandırdı. Bunlar M(müslüman), G(gayrimüslim), D(dönme) ve E(ecnebi) guruplarıydı. (G) kategorisindekiler için hazırlanan dosyalara, her mükellef için çeşitli vergi dairelerinden alınan raporların yanı sıra bankalardan alınan imzasız, tasdikli bilgiler eklendi. Piyasanın “güvenilir” tüccarlarından azınlıklarla ilgili toplanan bilgilerde eklendi. Bütün bu istihbarat çalışması azınlıkların vergi matrahının belirlenmesinde karine olarak kullanıldı. Bu matrahların ehemmiyet sırası Saraçoğlu tarafından şöyle açıklanmıştır: “ tüccarlar, emlak ve akar (mülk) sahipleri, büyük çiftçilerdir.”

İlan tarihinden itibaren bir ay içinde borçlarının ödemeyen yükümlüler borçlarını tamamen ödeyinceye kadar bedeni yeteneklerine göre, askeri mahiyete haiz olmayan genel hizmetlerde veya belediye hizmetlerinde çalıştırılacaktır. Bunlara verilen ücretin yarısı borçları için kesilecektir. Yükümlünün borcunu ödeyeceğine ilişkin sağlayacağı garantiler, çalışma kampına gönderilmemesini sağlayabilecekti.

Varlık Vergisi, gayrimüslimlerin en yoksul kesimi olan seyyar satıcılar, işçiler, hademeler ve şoförler gibi meslek gruplarından tam 26-bin-kişiye de uygulandı. (Buna karşılık aynı meslek gruplarından olan müslümanlar ise vergiden muaftı.) Varlık Vergisi’ni varlıklı sınıfların vergilendirilmesi olarak gören ve gelir dağılımında adalet sağladığı gerekçesiyle olumlayan görüşlerin çelişkisi işte bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu aşamada Türk Hukuk Literatürü’ne Medeni Kanun Şerhi çalışmasıyla katkıda bulunan ve dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun da hocalığını yapan Gad Franko’dan söz etmek gerekiyor: Gad Franko, 420 bin lira Varlık Vergisi istenen bir avukat olarak öne çıktı. Franko, vergi tutarını ödemek için sahip olduğu Karaköy’deki Bahtiyar Hanı’nı satışa çıkardı. 15 gün içinde vergi tutarını nakit olarak ödemek zorundaydı. Ancak Franko’nun bu 15 günlük mehil müddeti dikkate alınmadan malları haczedildi. 62 yaşındaki Franko Aşkale’ye taş kırmak üzere gönderildi. Franko, taş kırdığı Aşkale’den bir zamanlar öğrencisi olan Başbakan Saraçoğlu’na şu mesajı yolladı: “Saraçoğlu’na söyleyiniz, devlet vatandaşının her şeyini hatta canını isteyebilir ama olmayan bir şeyi isteme hakkı yoktur.” Bu konuşmadan 20 gün sonra Gad Franko serbest bırakıldı. Ancak bütün mal varlığı icrada satılmıştı. Yeniden hayata sıfırdan başladı Franko, sonraki yıllarda, bir handa kiralık bir odada avukatlığını sürdürdü. Oğlu Avukat Emil Franko’nun değişiyle babası kurucusu olduğu Cumhuriyet’e küskün bir vatandaş olarak 1952’de öldü.(Gad Franko’yu popüler romanı “Salkım Hanım’ın Taneleri”nde bir roman kahramanına dönüştüren Yılmaz Karakoyunlu’nun Gad Franko tiplemesi ile, “gerçek” arasında dramatik bir çelişki söz konusudur. Romanda, kahraman daha çok Saraçoğlu’na hak veren bir eda sergilemektedir ancak gerçekte oğlunun da belirttiği gibi yapılan haksızlığa karşı son derece kırgındır.)

Vergi rekortmeni Binjamen’in yaptığı açıklamada, vergiyi “bir vatan borcu olarak” nitelemesine karşın “servetlerin feda edilmesi” şeklindeki saptaması dikkat çekiciydi. Tek partili yılların demokrasi ve eleştiri kültürü daha fazlasına izin vermiyordu.

Varlık Vergisi, yaklaşık 16 ay yürürlükte kaldıktan sonra 15.03.1944 tarihli ve 4530 no’lu “Varlık Vergisi Bekayasının Terkine Dair Kanun” gereğince tasfiye edildi. O güne kadar tarh edilip de tahsil olunamayan vergiler de bu kanunla silindi. (Varlık Vergisi’nin tasfiyesinden hemen sonra geniş meslek gruplarına tarh edildi. Ardından Toprak Mahsülleri Vergisi ile maliyeye yeni kaynaklar yaratılmaya çalışıldı.

Eskişehir milletvekili Emin Sazak’ın yaptığı konuşma “garipti”. Konuşmanın birinci bölümünde haksızlık ve adaletsizliğin bu kadarla atlatıldığına şükredilirken, ikinci bölümde gayrimüslimlere yönelik olarak, bu gibi insanların içinden çıkıp gitmeleri gerektiği, yoksa milletin intikamını alacağı vurgulanıyordu. Nitekim sonraki yıllarda (1955’de) meydana gelen 6-7 Eylül olaylarında, azınlıkların mallarının provokatörler tarafından talan edilmesi, Sazak’ın öngörülerini doğrular niteliktedir (!!)

Varlık Vergisi’nin tasfiyesi ile 112.612.167 lira vergi silinirken; bunun 9.002.696 lirası Müslümanlara, 103.609.47.1 lirası gayrimüslimlere aitti. Azınlıklar yapılan ayrımcılığı, yaşadıkları haksızlığı hicvediyor, aralarında fıkralar anlatıyorlardı. Fıkralarda “Türk kavminden dışlananların/cezalandırılanların” sitemleri vardı:
—Mişon sen ne verdin?
—9.575.67 kuruş.
—Yorgo sen ne verdin?
—15.487.98 kuruş.
—İyi paradır, iyi paradır. Agop sen ne verdin?
—21.332.15 kuruş.
—İyi paradır, iyi paradır.Mehmet Efendi sen ne verdin?
—2.18 kuruş.
Salamon ellerini havaya kaldırmış:
—Eyy büyük Atatürk! Sen ne güzel söylemişsin: “ Ne Mutlu Türk’üm diyene” diye.

(Okuduğunuz yazı büyük ölçüde Rıdvan Akar’ın AŞKALE YOLCULARI-Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları adlı kitabından yapılan alıntılardan oluşmaktadır. Konuyla ilgilenen arkadaşların_ ve ilgilenmeyen arkadaşların_ bu kitabı bir şekilde temin edip okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Üzerinde çok fazla durulmayan bu konuda fikir edinmek adına Akar’ın bu çalışmasından faydalanmak doğru bir tercih olacaktır.)

[1] Karakuş E., (1977) s.65 , Boratav K., a.g.e. s.256

Yudum Çetin

23 Nisan 2008

23 Nisan 2008 Çarşamba

Kayıtsız Şartsız Bağlılık Teorisi Gölgesinde ‘Ulusal’ ve Egemenlik



Sene 1923…

Fransız gazeteci Maurice Pernot Mustafa Kemal ile bir röportaj yapıyor. Gazetecinin ‘siz ecnebi düşmanı mısınız’ sorusuna Mustafa Kemal’in sözleri aynen şöyledir:
“... eğer ‘ecnebi düşmanlığından’, o kadar pahalı elde edilen bağımsızlığa gölge düşürebilecek her şeyden nefret etmek anlamı çıkarılırsa, evet, bizim ‘ecnebi düşmanı’ olduğumuz söylenebilir. Size açıkça söyledim, sonuna kadar açık sözlü olacağım. Henüz güvenimiz yerinde değildir, evvelce ‘ecnebi’ teşebbüslerinin, ecnebi amaçlarının içimizde uyandırdığı kaygılar, bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Eğer bazen ihtiyatlı hareket ediyorsak, aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan özgürlüğümüzü kaybetmek korkumuzdandır…” (Attilâ İlhan, Yıldız, Hilâl ve Kalpak, s.114)

(Ulusal bağımsızlık savaşını vermiş, emperyalist düşmanlarının saldırı ve yıldırmaları ile, içeriden ve ikircikli oyun ve kumpaslarına karşı direnmiş bir millet; tüm bu direnişin sonunda ‘bağımsızlığına’ kavuşabilmiştir. Savaş ‘milli’ bir savaştır. Bağımsızlık da millidir. Ulusaldır. Ulusal egemenlik ulusa dayandırılan, ulusla yani ‘milletle’ var olan bağımsızlıktır. Ulusal bağımsızlık savaşımız verilirken oluşan bilinç tüm halkı sarmış, millet olma yolunda paytak adımlarla yürüyen -ümmetten millete- halkımız, savaş sonrası, oluşan bilinç ile ulusal sentezini yapmaya çabalamıştır. Artık halk vardır, halkın üstünde bir kudret olmayacaktır. Bunun en önemli göstergeleri-işaretleri Erzurum ve Sivas kongreleridir, bağımsızlık savaşı halka dayandırılmış, Nisan 1920’de ise Meclis açılarak, ulusal bilince bir çatı inşa edilmiştir. Ve işte tüm bunlardan sonra bile, bağımsız ve hür bir millet için ‘ulusallık’ birileri tarafından tehlikeli görülüyordur ve bunu ecnebi düşmanlığı diye kabule zorluyorlardır. Sene 1923…)


Sene 1919…

Aşağıdaki mektup satırlarını bir okur muyuz acaba?:
“…biz İstanbul’da kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsayan geçici bir Amerikan güdümünü, katlanabilir en az kötü durum olarak görüyoruz. Nedenlerimiz şunlardır:
1- Aramızda herhangi koşullar altında Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı uyruğu haklarından yararlanacaklar, hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak yabancı devletlerin işlerimize karışmalarına yol açacaklar, gerçekte sağlam olmayan bağımsızlığımızı azınlıklar adına her yıl parça parça yitireceğiz. …
2- Birbirini yok eden; çıkar, hırsızlık ya da serüven ve ün için yaşayanların tutkusunu yerine getiren hükümet görüşü yerine, ulusun esenlik ve gelişimini sağlayacak, halkımızı köyleri, sağlığa ve düşünüşü ile çağdaş bir halk durumuna koyabilecek bir hükümet görüşü ve uygulaması biçim için gereklidir. Bunda gereken para, uzmanlık ve güç bizde yoktur…"
(Nutuk, s.93)

(Bu satırlar 10 ağustos 1919 yılında Halide Edip tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya yazılıyor. Açık ve net olarak Türk milletinin kurtuluşu; manda altına girilmekle ve özellikle bu Amerikan mandası olursa mümkün olacaktır, gibi ifadeler yer buluyor bu mektupta. O dönem, Mütareke basınında Avrupa mandası mı yoksa Amerikan mandası mı tartışması da yaşandığı, biliniyor artık. Bu mektuptan sonra Sivas Valisi Reşit Paşa çektiği bir telgrafta Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Sivas’a kongre tertibi vesilesi ile gelmeleri halinde İtilaf kuvvetleri tarafından tutuklanacaklarını belirtiyor. ‘Kongre çok gerekli değilse gelmeyiniz’ diye de tavsiyelerde bulunuyor, bunun üzerine Mustafa Kemal’in cevabı net ve inanç doludur:
“.. ben ne Fransızların ve ne de herhangi bir yabancı devletin yardımına gönül düşürecek değilim. Benim için en büyük barınma yeri ve yardım kaynağı ulusumun göğsüdür.” )

1919 ve 1923 seneleri arasında akseden vakalarda bile görülüyor ki, bağımsızlık mücadelesi veren bir halk bunun için hem içeride hem dışarıda savaşmak zorunda kalıyor. İstiklâl-i tam ülküsü ile yola çıkan ve sonucu Anadolu İhtilali ile tamamlanan süreç, hem başında ve hem de sonunda farklı mihraklar tarafından sorgular altında tutuluyor. 23’de Pernot soruyor, “siz” diyor, “..ecnebi düşmanı mısınız?” 19’da ise “sağlık, iyi bir yönetim, esenlik” diyor Halide Edip, “bunda gereken para, uzmanlık ve güç bizde yoktur.” 23’de batının emperyalist planları sona ermiştir. Rüzgârın yönü bundan sonra, başka taraftan esmelidir. Top ve tüfekle milletin iradesine halel getirilememiştir. Öyleyse, sorunu ikincileştirme-ötekileştirme boyutuna getirmek gerekir: ecnebi düşmanlığı, zararlı milliyetçiler, millîciler…
19’da ise “Mütareke basını” direnmektedir, lâkin, bu direniş ‘milli mücadele’ye, Müdafaa-i Hukuk’a karşı cereyan etmektedir. Nedir Müdafaa-i Hukuk, yahu adı üstünde Hakların Savunulması.
Milletin azim ve iradesine güvenmek, ulusal bir direnme, bağımsız kalma ve bunu yaparken de halkı en yukarıya yerleştirmek. İşte tüm bunların temelinde kongreler ve sonrasında açılan meclis vardır: Hâkimiyet bil â kaydü şart milletindir!


Sene 2008…

Şimdi bugüne bakmadan olur mu? Tehlike hiç soğumamış, hâlâ sıcak, intikam yemeğini soğuk olsun sıcak olsun yeme iştahlısı olan çok değil mi? Bugün neler oluyormuş peki:
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu gazete ve dergilerde sıkça göze çarptı, bir de burada bakalım:
“Ulusalcı kesimler, devlet egemenliğinin özellikle AB sürecindeki yasal değişiklikler ile zedelendiği ve ülkenin bağımsızlığını yitirdiği varsayımını temel almaktadırlar.”

Şimdi diyeceksiniz ki, e gayet normal, ne var bu sözde? Emniyet Genel Müdürlüğü bu satırları Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı’na sunuyor. Sonuç: ulusalcılık -yani millîcilik- terör suçu kapsamındadır!.. Çünkü millîci kesimler, özellikle AB süreci hakkında, çok da iyi şeyler düşünmüyorlar, çünkü hala daha o kadar pahalı elde edilen bağımsızlığa gölge düşürebilecek her şeyden nefret etmek anlamı çıkıyor bir şeylerden, evet, öyleyse bunu düşünmek ecnebi düşmanlığıdır diyor, halk iradesi. Peki Emniyet Müdürlüğü! O biraz farklı düşünüyor. Ecnebi düşmanlığı beslemekse bu yapılanlar, diyor; gel bakalım buraya, sen nasıl böyle düşünürsün! Bugün “tam bağımsızlık doktrini” AB tarafından duyulmak dahi istenmiyor: öyleyse bu, gayetle mümkündür ki, terör suçu kapsamında değerlendirilebilir…


Ulusal olan bir savaşla, ulusal güçlerin azimli fedakâr direnişleriyle kazanılan bir bağımsızlık ve bu bağımsızlık sonucu; halkın elde ettiği yegâne kudret: hâkimiyet! Hâkimiyet halka verilmiştir. Ulusal demek, özgün demektir. Milletin içinden çıkıp gelmiştir. Ulusal olana savaş açmak, ulusa savaş açma anlamına gelir, ki bu basit denklemi kurmaktansa birilerini -yurtsever millîcileri- marjinallikle suçlamak ‘modern batı demokrasisi’ne yaranmak için en iyi yoldur. Tanzimat ile başlayan batıcılık sevdası; siyaseti, kültürü batıya eklemlemeyi getirmiş ve bu; gelişmişliği değilse bile basit bir taklitçiliği doğurmuştur. Bu taklitçilik ve ulusalı dışlayan batıcı bakış ‘milli mücadeleyi’ istememiştir. Dün istememiştir, bugün de istememektedir.

Ulusal olanı algılamadan bir tek çivi dahi çakmayan dünya devletleri, aynı uygulamayı, kuyruğuna takıldığımız küreselleşme serüveninde bizlere fazla görmektedirler. Zararlı görmekte, zararlı görülmesini sağlamakta ve hatta uyum yasaları ile ulusal olanı terör kapsamına sokmaktadırlar.

Ulusal Egemenlik Bayramı kutlu olsun!
En azından hala ‘ulusal’ olduğunu hissedenlerin…

Yusuf Gürer

--23 Nisan 2008--

19 Nisan 2008 Cumartesi

Küresel Sıkıntı Stagflasyon ve Türkiye

Ekonominin izlenmesi, dünya ekonomisindeki gelişmeleri makro ekonomik göstergeler çerçevesinde (büyüme, işsizlik, enflasyon, ticaret hacmindeki gelişmeler v.b.) izledikten sonra Türkiye’nin ekonomik göstergelerini ele almak ve ekonominin rotasını belirlemektir. Ekonomi sürekli değişim içinde olduğundan bu izlemenin sürekli yapılması ve ekonominin iniş trendinde mi yoksa çıkış trendinde mi olduğu belirlenmesi ve buna göre önlemler alınması gerekmektedir.

Türkiye ekonomisini ele alacak olursak; ekonomide negatif tablolar oluştuğunu, makro göstergelerde durgunluğun sinyalleri güçlenirken, enflasyonda ise yeniden tırmanış olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bazı yazarlarımızın tabiri ile Türkiye ekonomisinde balayı dönemi bitiyor mu? Dış basının yorumunu göre, Türkiye’de stagflasyon riski var mı? Bu soruların yanıtını enflasyon ve büyüme cephesinden vermeye çalışalım.
Stagflasyonla başlayalım. Stagflasyon nedir? Stagflasyon kelimesi, stagnasyon (Ekonomik durgunluk demektir) ve enflasyon terimlerinin birleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Durgunluk içinde enflasyon. Yani reel ekonomik büyüme olmaksızın fiyatların artmaya devam etmesi. Durgunluk neden kaynaklanıyor ve enflasyon neden tırmanışa geçti?


Ekonomik büyüme, bir ülkenin milli gelirinin bir önceki yıla göre artış göstermesidir. Reel olarak büyümesi ise; belli bir yıl baz alınarak hesaplanan sabit fiyatlarla büyümesidir. Örneğin, bir ülkenin GSMH’si 2006 yılından 2007 yılına geçişte 10 birim artmıştır.Yani nominal olarak %10 büyümüştür. Bu büyümenin %5’lik bölümü bir önceki yıla göre oluşan fiyat artışlarından meydana gelmiştir. Ekonomideki reel büyüme %5’dir.
Ekonomideki reel büyüme hızındaki düşüşün kaynağı olarak, talebin daralması gösteriliyor.Bazı sektörler yeni sezonu indirimlerle açtığını belirtiyorlar. Buna rağmen tüketicin talebinin olmadığını ve talepte bulunanların da kredi kartı ile taksitli alışveriş yaptığını belirtmektedirler.
Büyümedeki düşüş her ne kadar stagflasyonla uyumlu ise de enflasyon açısından da değerlendirme yapmak doğru olacaktır.

Enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin sürekli artması demektir. Cari fiyat düzeyinde toplam talebin toplam arzdan fazla olduğu biçiminde de tanımlanır. Enflasyondan sorun olarak bahsetmek için, hızının bir sınırı aşmış olması gerekir. Aksi halde, hafif bir enflasyon, üretimi özendirici olacağından, ülke ekonomisi için yararlı olabilir.
Enflasyon uzun zamandır hedefin üzerinde seyir etmektedir. Enflasyon artışı devam edecek mi şimdi buna bakalım. Büyümedeki düşüşün talep daralmasından kaynaklandığı dikkate alınırsa, iç talepteki azalış enflasyonu olumlu etkileyecektir. Bunun yanında enerji ve hammadde fiyatlarındaki artış enflasyonu olumsuz etkileyecektir. Son olarak döviz kurunun yükselip yükselmeyeceği enflasyonu etkileyen diğer unsurlardan biri.
Büyüme ve enflasyon cephesinden olaylara baktığımız da alınacak önlemler, uygulanacak politikalar ve dünya ekonomisinin rotasına göre stagflasyon riskinin artıp artmayacağı ilerleyen günlerde belli olacaktır.

Gülşah Kumaşoğlu

19 Nisan 2008

16 Nisan 2008 Çarşamba

KİMİN HAYATINI YAŞIYORUZ?

Karakterlerinde topluluğun seçimlerini kabullenmemesi ve onlardan farklı olması nedeniyle kenara itilmişlik duygusu ağır basan bir yazardır Oğuz Atay. Yaşadıklarıyla da bu duygudan çok uzak olmadığı ortadadır. Buna en basit örnek değeri hayattayken anlaşılamayan pek çok sanatkâr gibi Atay’a gösterilen ilgisizliktir. Yazar bu konuya atıfta bulunarak; hikaye yazan ve ekmeğini bu şekilde kazanan bir karakterinin ağzından şunları söylemiştir: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Enis Batur, Atay’ın eserlerinin isimlerini içeren sözcüklerle onu şöyle tanımlamıştır: “Korkuyu beklerken tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış beyaz mantolu bir adam…”

Topluluğun dayattıklarını benimseyen ve bu sebeple de bir türlü tutunamayan en etkileyici karakterlerinden biridir beyaz mantolu adam. Ağzından tek bir kelime çıkmayan bu adamın sesini içinizde öyle derin hissedersiniz ki sanki beyaz mantolu adam eline megafonu almış ve adeta vücudunuzun tüm hücrelerinden içeriye doğru, varlığından bihaber olduğunuz köşelere bangır bangır bağırır. Duyduğunuz ses o kadar tanıdıktır ki ve bir o kadar da net…
Dolayısıyla hayal gücünüzün frekanslarıyla oynamanız gereksiz ve yersizdir. Bu sesi içinizde duyduğunuz anda artık ne beyaz mantolu adam sizin hayatınızdan çıkabilir ne de siz onun hayatından çıkabilirisiniz. Her ne kadar yalnız kalmışlığını, anlaşılamamasını, hüznünü, isyanını anlasanız da, hak verseniz de; yeter artık bırakın şu adamın yakasını hatta paçasını (hiç tanımadığı kişiler onu cansız manken haline getirmek için bacaklarına ve tüm vücuduna sargı bezleri sarıyor) deseniz de bir türlü kendini sessizce derin sulara bırakışını kabullenemezsiniz. İşte o an bomboş bir kara deliğe girdiğinizi zannedersiniz. Düşünmekte ve hissetmekte zorlandığınız nadir anlardan birindesinizdir ve evet; şahit olduklarınız sizi hissizleştirmiş ve bir o kadar da garip hissettirmiştir. Oğuz Atay’ın sıklıkla başvurduğu ironiyi kendi içinizde yaşarsınız çünkü beyaz mantolu adamın hayatına son vermesi sizin için artık çok yerli ve bir o kadar da yersizdir. Bu noktada mücadele etmenin, direnmenin, aldırmamanın gerekliliğini ve yararını sorgular olursunuz. Beyaz mantolu adam siz olsaydınız eğer; sizi nasıl bir son bekliyor olurdu? Başkalarının hayatını yaşamaktansa hiç yaşamamayı tercih eder miydiniz?

Hikayeyi okumayanlar açısından ilk etapta karakterin hazin bir sonu olduğu düşünülebilir çünkü intihar girişiminde bulunmuştur. Ancak bu girişimde başarılı olduğu an beyaz mantolu adamın kendisine dayatılanlardan arındığı ve özgürleştiği andır ve kendi iradesiyle gerçekleştirdiği tek eylemdir.

Sınırlarını ötekilerin çizdiği ve yine içini ötekilerin doldurduğu bir dairenin içinde yaşamaktadır beyaz mantolu adam. Bir gün tesadüfen bu dairenin kenarından içeriye sızabilecek bir deniz fark eder; kendi kendine dalgalanabilen… Eteklerini (sularını) dilediği gibi yaymıştır doğanın ortasına. Sessiz ve dingin… Ve huzurlu…
Bir kurtarıcıdır deniz onun için; dairenin dışına çıkmasına yardım edecek bir aracı. Başkalarının müdahalelerinden uzaklaşma çabasıdır bu ancak onu bu seçime zorlayan yine başkalarıdır. Beyaz mantolu adamın kendi iradesiyle gerçekleştirdiği tek eylem gibi gözüken bu tercih bile aslında ötekilerin eylemlerinin bir sonucudur.
Bugün kendi seçimlerimiz olduğunu zannettiğimiz şeyler aslında ne kadar bizim seçimlerimizi yansıtıyor? Tartışma konularımız bile kendi hür irademizle değil kafamıza sokulmaya çalışılan konular üzerine yoğunlaşıyor. Birinci derece öneme sahip mevzuların (açlık, işsizlik, savaş, küresel ısınma, yolsuzluk…) her platformda her türlü bakış açısıyla tartışılması gereken bir aşamada, başımızın üzerinde (saçımızın bir teli dahi gözükmeyecek şekilde) olmasa da başımızın içine yerleşmiş/yerleştirilmiş olan soru işaretlerinin ehemmiyeti tartışılmalı. Düşünce biçimimiz bile başkalarının iradesiyle şekillenirken yaşadığımız hayatın ne kadarı bize ait olabilir?

“Aman evladım konu komşu ne der?”, “Milletin ağzını kapayamayız sonra” vb. cümlelerin sıkça kullanılıyor olması kendi hissiyatımızdan çok etrafımızdakilerin hoşgörüsü ölçüsünde hareket ediyor olduğumuzu gözler önüne seriyor. Yüzü gözü morarmış bir kadına dair: “Gelinlikle çıktığın eve ancak kefenle girersin” anlayışı da sıkça karşılaşılan örneklerden biri -Dul bir kadın hakkında elalem ne düşünür sonra- zihniyetiyle bir yuva yıkılmaktan kurtulur (bu da bir başka övünç kaynağı!).
Bu durumda bırakın insan gibi davranılmayı, canlı bir varlık olduğu göz ardı edilerek kocasından sürekli dayak yiyen kadın mı kurtulmuştur yoksa kahvede otururken gelen geçeni süzen koca mı mükâfatlandırılmıştır? Yoksa bu yuvanın yıkılmasının önüne geçilerek -evlerden ırak- ağzı bir türlü büzülemeyen elalem mi huzura kavuşmuştur?

İnsanoğlunun toplu halde yaşıyor olması, iş bölümü ve dayanışmanın mutlak suretle varolması gerekliliği gibi sebeplerle muhakkak toplum da göz önünde bulundurulacaktır, ancak bunun da bir sınırı var. Yargıç olmak yerine psikolog olmayı denemek empati kurabilmek bireysel ve toplumsal faydayı optimum düzeye taşıyacaktır. Ne kadar anladığımızı zannetsek de gerçekte ne kadar anlayabilmiş, ne kadar anlaşılabilmişizdir?
Anlaşılamamanın verdiği öfkeyle başkalarına çatmadan önce kendimize dönüp; “acaba ben aynı şeyi yapıyor muyum” sorusunu sorabilmek diğer bir ifadeyle işe önce kendimizden başlamak daha doğru olacaktır.

Başkaları değil kendimiz olduğumuz sürece var olabilir; ötekilerin yapıp etmelerinden uzaklaştığımız ölçüde mutlu, huzurlu ve üretken bireyler olabilir ve yine ancak bu şekilde mutlu çocuklar yetiştirebiliriz.

Bir adım atarken bu adımın dar kafalara sığıp sığmayacağını düşünmek yerine ne gibi güzellikler doğurabileceğini tasavvur etmek ve ona göre diğer adımı da atmak ülkemiz ve insanlık lehine olacaktır.
Ancak bu şekilde yürüyebilir; ancak bu şekilde ilerleyebiliriz.

Yudum Çetin

12 Mart 2008

13 Nisan 2008 Pazar

‘Matem Marşı Okunamaz!’


“Şuur olmadan teşkilât olmaz!” bu söz, aslında kurumuş bir kuyuda gezinen birçok kişiye veya ‘aydınlanma ve bilme faaliyetlerine sımsıkı, handiyse zamk gibi yapışan birçok dosta’ bir roman genişliğinde söz edilmiş tesirinde bulunacaktır. En sonda söylenecek en başta mı söylendi, dersiniz? Havadan sudan konuşalım biraz, bugün böyle olsun.

Yakınlarda okuduğum hoş bir fıkradır: Hoca vaaz edecek, minbere çıkmış. Durmuş, durmuş; edecek kelâm bulamamış, sonunda: “ya cemaat düşündüm düşündüm aklıma söyleyecek bir şey gelmedi!” demiş. Arka sıralarda saf tutan oğlu dayanamamış: “Minberden inmek de mi aklına gelmedi baba!” deyivermiş…
Vaaz edeceksen aklında sözün, dinletmek isteyeceksen bilgiden fışkıran fikrin, ‘teşkilâtlanacaksan’ tumturaklı ve hareket etmeye muktedir ‘şuurun’ olacak, öyle mi? Gayet tabii. Yoksa ne olur? Yoksa işler sarpa sarar, yollar yol olmaktan, atılan adımlar, amaca ulaşmaktan fersah fersah hem de her nefeste bir bir uzaklaşır. Çatal-çörek filan festekiz.
(..‘iki satır lâfta on okka teşkilât dedik, ister misin, zil çalsın birazdan, ellerinde cızırtılı telsizleriyle, sipsivil iki uzun boylu, endâmı yeri göğü inleten arkadaş: –“efendim biz filân yerden geliyoruz, falanca sözcüklerinizden ötürü sizi, malûm Erge…”)

İyi de bayram değil seyran hiç değil, bizim bu emekçinin oğlu bizi niye öptü? Sözü bağlayacağız elbet, lâkin, hele bir dallansın budaklansın! İnsan evladı, konuşma gereksinimi içerisinde olmuştur var olduğundan bu tarafa. Bir şeyleri anlatacak, yayacak, hatta örgütlenecek; kitleler bir şeyleri anlatma derdine sahiplik edecek. İçgüdüsel, insiyaki bir davranış. Bilgi sahibi olsun olmasın, konuşacaksın, atacak tutacaksın! İşin münevverlik kısmı ise yazmak çizmek, öyle bir iş ki, kelimeleri at üstünden ata zıplatmak; resmetmek, v.s bir sepet dolusu yöntemle entelektüel bir demet hazırlayabilmek ve bunu paylaşma ihtiyacı. Her yazana yazar, her çizene çizer, her okuyana okuyucu, her konuşana da eleştirmen denmez haliyle. İşin ehliyetini almak, âdettir. Ehil olduğuna kararı verecekler vardır, işin pirleri veya anlattığını anlayarak, yol açtığın-ışık verdiğin birileri karar verecek. Tüm bunlar için değişmez, evrensel -beynelmilel- tek bir kıstas “bilgi” olsa gerek.

Bilmekten bilgi, bilgidense karşılaşılan ve ‘tez’ konumundaki materyale ‘anti-tez’ bakış açısı uygulayarak, sonucunda ‘sentez’ kabilinden bir sonuca varabilmek. Şu döngüde bile, sunmak-almak-değerlendirmek-eleştiri gibi bir ‘çember’ yok mu? Peki her aşamasında ayrı ayrı ve değişmez olarak hâkim olan ne ola: bilgi! Peki bilgi hâkim olmadığında… o vakit ne oluyor? Başlangıca yaklaştık sanırım. Mevlâna Mesnevi’de bir hikâyeyle anlatıyordu, sûfînin biri dünyayı gezmiş görmüş, uzak yoldan gelmiş, bir köye misafir olmuş. Baş köşeye oturtmuşlar, ikram, yatak, döşek, yorgan v.s. Sonra sûfînin aklına eşeği gelmiş.
Sûfî eşeği için hizmetçiye ahıra git, hayvana saman ver, arpa ver demiş.. “hizmetçi “la havle” diyip, “bu işler benim işim” deyivermiş. Sûfî: “..önce arpayı ıslat, çünkü eşek yaşlıdır, dişleri kesmez” demiş.
Hizmetçi: “tamam!”
Sûfî: “her şeyden önce palanını indir, yaralı sırtına da çıban merhemi koy…”,
Hizmetçi: “..la havle!”
Sûfî: “..suyunu da ver ama ılık olsun.”
Hizmetçi: “..la havle!”,
Sûfî: “..arpaya birazcık da arpa kat!”
“..la havle!.. la havle!..la havle!” …

Hizmetçi bu kadar ısrar ve uyarı yüzünden dayanamamış zoruna gittiğinden ve canı sıkıldığından ihmal etmiş eşeği! Suyunu da yemini de.
Derken ertesi sabah sûfî yola koyulmaya karar vermiş. Eşeğine binmiş üç adım atmadan eşek dizleri üzerine kapaklanmış. Üç adım atmış hop bir daha. Köylü üşüşmüş, nasıl olur neyi var, ne olmuş filân… Sûfî ciddiyetini de bozmadan, “..gece ‘la havle’ yiyen eşek, başka türlü yol alamaz! Eşeğin geceleyin yemi yiyeceği ‘la havle’ olursa, gece tesbih çeker, gündüz de secdeye kapanır.”

Bizimkisi de o hesap. Bilginin yerine suretini tutacak ‘doldurma’ ve bindirme kelâmlar, elbette, boşlukta kalır. Yem ve su yerine bol bol ‘la havle’ yiyen eşeği, ne ayakta tutabilir ki? O besini alacaksın! Bilgi temeline sağlam bir oturuşu olmayan yaklaşımların içerisinde bir bağlantı aramak, sebep-sonuçlar arasında ele avuca gelir ilişkiler kurmak imkânları zorlayacaktır. Olmayacaktır. Bilgi yanlışlığı ile veya eksikliği ile bir girdi verip, düşünce sisteminden sağlıklı çıktı almak olası değildir! Diyalektik bir yaklaşım beklemek, şartların diğer tüm parametreleri yerli-yerinde dahi olsa, mümkün olamayacaktır. ‘Bilgi sakatlığı’ neden-sonuç bileşiminin de istenen sonuçları vermemesine sebep olacaktır. Yukarıda ne demiştik, her yazan yazar değilse, her yazılanın da değer ölçüleri içinde değerlendirilip, onaylanması beklenemez, veya her ne olursa olsun var olmaları başka başka değerlerle (arkalarına sığınılarak) açıklanamaz! Falân feşmekân…

Bu ‘şuursuzluk’ ve dolayısıyla da ‘teşkilâtsızlık’ durumlarına kişileri/olguları/oluşumları götüren tek gerçek parametrenin ‘bilgi’ olduğu gayet sarihtir. Bilgi yoksunluğu ise en baştan kişinin kendi ayağına sıktığı kurşun değil midir? Hatta bırakın ayağına sıkmasını, bu öyle feci sonuçlar doğurur ki, kişi aslında ayağına da değil bizatihi şakağına bir mermi sıkmıştır! İntihar hali. Peki intihara dinden tutun da dostluğa, teşkilâtlanmadan beri gelin de iki sözün belini kırmaya kadar ki geniş bir sahada yer var mıdır? Bittabi yoktur! İntiharı seçen, şakağına namluyu dayayıp bunu icra eden, benden öteye! Ne diyor Nâzım Hikmet Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’de:

“Kavgada
kendi kendini öldüren
lanetli bir cenazedir
benim için:

Ölüsüne ellerimiz
dokunamaz.
Arkasından
matem marşı okunamaz.”


Ne diyorduk, bilgiye ulaşmanın yolunun entelektüel düzeyde işbirliğinden geçtiğine, inanıyoruz. Bir yol var. Yürüyen ayaklar gözden kaçmıyor. Öyleyse işbirliği devam ediyor demektir:
Kurtardıklarımızla ve kurtaramadıklarımızla!

(Not: Ha unutmadan yukarıda bir şey diyordum, eksik plan: (–“efendim biz filân yerden geliyoruz, falanca sözcüklerinizden ötürü sizi, malûm Ergenliğinizin verdiği coşku sebebiyle kutluyor, iyi akşamlar diliyoruz.))

Yusuf Gürer

3 Nisan 2008

10 Nisan 2008 Perşembe

Tanrıların yurdu; Japonya

Japon inançlarında tanrılar Japonya’da doğmuştur. İstisnasız bir şekilde hepsi. Bu yüzden kendi topraklarına büyük bir önem verirler. Ben de kendo ile başlayıp, Japon tarihi dersi almam ile devam eden ilgimi ve tanrıların yurdu hakkında öğrendiklerimi sizlerle paylaşmayı istedim. Umarım bu konuda sizlere faydalı olabilirim.


Bizler ne yazık ki tarih eğitimimiz sırasında batıya dönük bir eğitim gördük[1], hoş bu konuda da oldukça kötü durumdayız, bundan dolayı “doğu” kelimesinin içerdiği o büyük toprak parçası bizler için büyük bir muammadır. Kısa kısa geçen birkaç bilgi dışında bu dünyadan habersiziz. Çin’in dünyayı ezeceğini, Hindistan’ın pis olduğunu, Japonları teknoloji üreten samuraylardan ibaret zannediyoruz. Elbette düşündüğümüz bu şeylerde haklılık payı var ama bu büyük bilgi okyanus yanına geldiğinizde aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz.

İşte bu yazımda bu eksikleri kapayacağım demeyi çok isterdim ama ne yazık ki bu kadar geniş bilgiyi kısa bir yazıda vermek imkânsızdır. Bu yazı serisinde kısa bir Japon tarihi perspektifi vermeye çalışacağım. Serinin diğer kısımlarında Osmanlı modernleşmesi ile Japon modernleşmesinin bir karşılaştırılması olacak. Yazılarımda iki kaynaktan yararlanacağım; ilki Mason ve Caiger’in “A history of Japan History”; ikincisi Tetsuya Sahara hocanın ders notları. Kendisine buradan yaptığı katkılardan dolayı minnettarlığımı sunmak istiyorum.

Genel tarih yazımı çoğu zaman sıkıntılı bir konudur. Genel bir perspektif verirken çoğu zaman önemli ayrıntılar atlanılır ve tarihsel süreçlerde kopukluklar yaşanabilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bu coğrafya hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar az olduğu için, bütün sıkıntılarına rağmen genel bir perspektif vermem zorunlu durumda. Yapacağınız yorumlarla devam yazılarını şekillendirmenin yanı sıra eklemeler hatta yeni yazılarda yazmayı planlıyorum. Bu noktada –her yazıda olduğu gibi- yorumlarınız çok önemli.


Japon tarihi: Giriş

Tarihe girmeden önce coğrafya bilgisi her zaman yararlıdır. Bildiğiniz gibi Japonya bir ada ülkesi; genel olarak üç adadan oluşmaktadır. Eyaletlere bölünmüş ülkede eyalet anlayışı oldukça farklıdır. İnsanlar eyaletlerini neredeyse birer ülke gibi görürler. Bunu Japon tarihinin büyük kısmını kaplayan feodal yapının bir sonucu olarak görebiliriz. Ayrıca ada ülkesi olması ve okyanus ikliminin adaya gelişi engellemesi, en azından teknoloji gelişene kadar, Japon yalıtımının oluşmasını sağlamıştır. Burada tarihin ve coğrafyanın kardeş yapısına bir kez daha görebiliriz.

Japon tarihi: Antik Dönem Yamato öncesi


Japon tarihinde antik dönemin etkisi oldukça önemlidir. Bu dönemde yer alan klan sistemi daha sonraları kurulacak olan Shogun sisteminin temelini oluşturacaktır. Genel olarak antik dönemde iki yönetim biriminden bahsedebiliriz. Kuni denilen küçük sosyal yapı birkaç çekirdek ailenin birleşmesinden oluşmaktaydı. Kuniler ise Uji denilen klanlar tarafından yönetilmekteydi. Bu klanların oldukça fazla olması bize güçlü klanların olmadığının göstergesidir.

Bu döneme ait bilgiler Japon tarihinde biraz karanlık. Genel bilgileri Çin’lilerin Japonları anlattığı yazılardan öğreniyoruz. Bu yazılarda kıyafetler, yaşam ve tarım kültürü hakkında oldukça ayrıntılı bilgi verilmiş. Örneğin kadınların saçlarını örgü yaparak topladıklarını bu yazılardan öğreniyoruz.[2]

Günümüz Japon dini Şintoizm’de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Şintoizm tanrısal bir din olmaktan öte doğaya tapınılan bir dindir. İnsanlar doğasal güçlere ve ruhlara inanırlar. Ata kültürü gelişmiştir. Bu dini Şamanizm’e benzetebiliriz. Her Uji’nin kendi tanrısı vardı. İleri dönemlerde Japon kültürü birleşmeye başladıkça Uji tanrıları da birleşerek Şintoizm oluştu.

Antik dönemde Yamato klanın çalışmaları dikkat çekmekte. Dönemin en büyük klanı olan Yamato, diplomatik ilişkiler ve askeri güç kullanarak yakınında ki klanları kendi bağlamaya başladı. Bu Japon tarihindeki dönüm noktalarından biri olmuştur. Küçük ve bağımsız bir toplum olan Japonya yavaş yavaş merkezi yönetime geçmiştir. Yazının bu serisini burada noktalayıp Yamato ve Shogun sisteminin başlangıcını diğer yazıma bırakıyorum.

Galip Varoğlu X.IV.MMVIII
galipvaroglu@imecedusuncesi.com

[1] Akademik noktada da çok farklı değiliz.
[2] A History of Japan, 1997, sayfa 23