
Özelleştirmeler üzerine farklı bir bakışı, gerçekçi bir temelde -tarihsel bir arka planda- anlatmaya çalışırken, son yazıdan sonra geldiğimiz noktada, iktisadi devletçilik ve bütüncül bir kalkınma anlayışını benimseyen Cumhuriyet döneminin 1923-1938 arası yıllarını ele almış idik.
[1] Bu dönemden bahsederken, planlı dönemde temelleri atılmış bir çok KİT’in bugün yangından mal kaçırırcasına satıldığına dikkat çekilmişti. Gözün gördüğü bu, farklı bir şeyden bahsetmiyorum. Sav dememin sebebi ise “özelleştirme” pratiğinin siyasal etkileri kadar sosyal değişimleri de tetikliyor olmasıdır. Son bir yazı ile bu değişimlerin Türkiye’yi götüreceği ahlaki çöküntünün son resmi açık bir şekilde anlatılacaktır.
Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin, kısaca KİT’lerin, gelişimi üzerine söylenecekler çok kapsamlı olmakla beraber, bu yazıda olabildiğince uzun ve karmaşık verilere dalmadan, sadece gerekli bilgilere -iktisadi gelişimlerinin siyasal yansımalarına- göz atacağız. Bundan sonraki yazı ise dünyada ‘özelleştirme pratiğinin’ gelişimi ile Türkiye’de özelleştirmelerin ortaya çıkışı, uygulanması ve bu sürecin getirisi-götürüsü üzerinde yoğunlaşacaktır. Şimdi tekrar bu yazıya dönelim.
KİT kavramını açıklığa kavuşturmak üzere, Yakup Kepenek’in
Gelişimi, Sorunları ve Özelleştirmeleriyle Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri adlı eserindeki, şu tanımı kabul edebiliriz.
KİT, mal ve hizmet üretmek üzere kurulan ve sermayelerinin en az yarısından fazlası devlet tarafından karşılanan ekonomik kuruluşlardır. (Bununla birlikte sıkça karıştırılan birkaç kavram üzerine de şunu söylemek kabil: KİT; 20 Mayıs 1980 tarihli bir kanun hükmünde kararname ile İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT) ve Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK) alt kollarından oluşan bir yapı olarak tanımlanmıştır. İşin daha çok siyasal ve sosyal boyutlarıyla ilgilendiğimizden bu kavramların tanımlarına girmiyorum.)
KİT’lerin gelişiminin önemini incelememiz, bugün, satılan ve özelleştirmelere ilk elden konu olan metaların bu kuruluşlardan müteşekkil olmasıdır. İlk KİT oluşumları sayılacak kuruluşların ortaya çıkış tarihleri Osmanlı’ya kadar uzanmaktadır. Bu kuruluşlar askeri gereksinimlerin ve yönetim ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kurulmuşlardır. Bunlara örnek olarak Bakırköy İplik ve Dokuma, Beykoz Ayakkabı Kemer, Tophane Top ve Tüfek, İnceköy Cam Tesisleri gösterilebilir. 19. yüzyılda gerçekleştirilen bu atılımlar bir kenara, dönemin siyasal havası ve 1838 yılında imzalanan ‘Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ gibi ticari faaliyetler, herhangi bir sanayi atılımına kalkışmanın ötesinde; içerde hali hazırdaki ticaret yapısını da Avrupa’ya açık hale getiriyordu. Osmanlı döneminde temelleri atılmış ve Cumhuriyet döneminde KİT kavramı yerleştiğinde
Sümerbank ve
Etibank ile ilk kuruluşlardan olan
Ziraat Bankası’nın kuruluşu da önemlidir. 1863 yılında Niş’te memleket sandıkları olarak kurulan Ziraat Bankası 1888’de bugünkü kimliğine kavuşmuş ve çiftçiye kredi vermeye başlamıştır. (Bugün ise özelleştirme kapsamına alınmak istenen ve
‘devlet bankacılık mı yaparmış?’ zihniyetine kurban edilen bir bankadır Ziraat Bankası.)
Hazır Cumhuriyet döneminden söz açmışken KİT ve devletçilik ilişkisi üzerinde durmak gerekiyor. Az önce de sözü edilen, Osmanlı’da kurulan, mal ve hizmet üreten bu kurumlara, beli başlı iki kurum daha ekleniyor. 1925 yılında
Sanayi ve Maadin Bankası kamu mülkiyetinde olan sınai üretim birimlerini çalıştırmak, yenilerini kurmak ve özel kesime de destek vermek üzere kuruluyor. Banka 1933 yılında Sümerbank’a devredilmiştir. 1935 yılına gelindiğinde ise Etibank
yeraltı kaynaklarını işletmek, değerlendirmek amaçları ile kurulmuştur. Önceki yazıda bahsedilen Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı gereği bu kuruluşlar kurulmuş, faaliyete geçirilmiştir. Yakup Kepenek kitabında konuya ilişkin
“..denilebilir ki; KİT’in çekirdeği, Sümerbank ve Etibank’ın kurulmalarıyla oluşturuldu. Gerçekte, her iki kuruluş 1934 başında uygulanmasına başlanan Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nı yaşama geçirmenin araçları olarak oluşturuldu.” demektedir.
Bununla beraber Sümerbank içinden çıkan SEKA ve Demir-Çelik İşletmeleri daha sonra birer KİT halini almışlardır.
Kamu İktisadi Teşebbüsleri, devlet eliyle kalkınma-sanayileşme atılımının gerçekleştirilmesinde önemli, gerekli ve olmazsa olmaz kuruluşlar idi. Devlet, İzmir İktisat Kongresi ile başlayan ve iktisadi bağımsızlığı en az toprakların bağımsızlığı kadar mühim görmenin sonucu olan ekonomik gelişimini, dünyada 1929 yılında baş gösteren ‘Ekonomik Bunalım’ sürecinde de hızla sürdürmüştür. Bu süreçte Lozan Antlaşması’nın bağlayıcı ekonomik maddeleri de yürürlükten kalkmıştır. Bu dönemde devletçilik iktisadi politikalara sirayet etmiştir, bu politikaların oluşumunda dünyadaki talep darlığı krizinin bir rolü olsa da, asıl etken, içeride savaştan çıkmış ve henüz serpilemeyen özel yatırımların bu işi kıvıramayacağı yönündeki kanaat idi. Ayrıca savaş öncesi Osmanlı ticaretini elinde bulunduran kesimler daha çok yabancı girişimciler ile gayrimüslim topluluklardı. Bu bileşke gözden çıkarılmamalıdır. Tabii bu dönemde dünyadaki küresel ekonomik bunalım, devlet müdahaleciliğini çözüm olarak ortaya çıkarmış, Keynes’in teorileri destek görmüş ve devletçi politikalar kabul edilmiştir. Türkiye bu şartlarda temel tüketim mallarının yerli üretimine önem vermekte ve ithalatı bu şekilde kısma yoluna gitmekteydi. Bunalım ortamında bu tür korumacı politikalara da engel olma durumu ortaya çıkmıyordu çünkü dünya kriz halindeydi, krizle boğuşuyordu. Bu dönemin Türkiye açısından emperyalist etkilerden uzak bir kalkınma dönemi olduğu söylenmektedir. (Bir parantez açarsak, bir adım ileri giderek, bugünkü mevcut ahval dünya ekonomisindeki durgunluğu işaret etmektedir. Hatta stagflasyon, yani durgunluk döneminde enflasyon ortamı ABD’den tüm dünyaya yayılmaktadır.
[2] Peki böyle bir ortamda Türkiye özgün bir iktisat politikası izleyerek ulusal bir kalkınma planı ile dengeli bir büyümeyi gerçekleştiremez mi? Bunun sonucunda bölge ülkeleri ile ticari ilişkilerde daha itibarlı bir konuma ulaşır, AB kapısında çağdaşlaşma rüyasından ani bir uyanış yaşar ve bu durgunluk dönemini ulusal çıkarlarına göre kullanır. Olmaz gibi de görünmüyor, lâkin ceteris paribus, yani diğer şartlar sabitken bu plan işlerlik kazanabilir, borçlu ve kapitalist bir düzenin dümenine bağlı bir ülke, tek başına hareket edebilir mi?.)
Şimdi dilerseniz, KİT yapılanmasının 50’li yıllardaki serüvenine bakalım. Bu süreçte Demokrat Parti’nin liberal rüzgârlar estirerek ‘serbestçilik’ anlayışını egemen hale getirmeyi düşündüğünü fakat günün şartlarının buna elvermediğini, hatta ve hatta, KİT’lerin büyüdüğünü dahi söylemek mümkündür. Sözü yine Yakup Kepenek’e bırakmakta fayda var:
“… Demokrat Parti’nin 22 Mayıs 1950’de TBMM’de okunan hükümet programında ‘…iktisadi sahada devlet sektörünü mümkün olduğu kadar daraltmak… hususi teşebbüs sahasını mümkün olduğu kadar genişletmek’ esas alınıyordu. Ek olarak da ‘amme hizmeti gören ve ana sanayiye taalluk edenler hariç’ devlet işletmelerinin… ‘bir plan dahilinde ve elverişli şartlarda peyderpey hususi teşebbüse devredileceği’ vurgulanıyordu.” Bu dönemde Marshall yardımları ve diğer yardımlarla geçirilen birkaç refah senesi 53 ve 54 yıllarındaki tarımda kuraklığın hüküm sürmesi ve yardımların kesilmesi ile yerini iç talebi karşılamakta zorlanılan bir döneme bırakmıştır. Böylelikle iç talebi karşılamak için yerli üretime dönülecek ve bazı KİT’ler yeniden düzenlenirken, yeni KİT’ler de kurulacaktır. Bu dönemde PTT, Devlet Demir ve Deniz Yolları yeniden örgütlenmiş Sümerbank’tan SEKA ve Demir-Çelik ile Etibank’tan T.Kömür İşletmeleri ayrılarak KİT özelliği kazanmıştır. Ayrıca Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Devlet Malzeme Ofisi gibi kurumlar da kurulmuştur. (Yakup Kepenek,
Kamu İktisadi Teşebbüsleri)
Üzerinde durulmadan geçilemeyecek diğer bir dönem ise kuşkusuz ‘Planlı Dönem’ olarak anılan ve beş yıllık Kalkınma Planları’nın yürürlüğe konulduğu 1963 yılında başlayıp sürdürülen dönemdir. KİT’e bakış açıları bakımından da bu planlar büyük öneme sahiptir. Çünkü ilk dört plan KİT’i önemli görmekte ve kalkınma hamlelerinde bu kuruluşlara olan güven ve inanç sürmekteyken, diğer izleyen iki plan KİT’lere öldürücü darbeleri vurmakta ve bununla yetinmeyip, özelleştirme felsefesinin yerleştirileceği döneme de kucak açmaktadır.
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963 -1967 yılları arasında uygulanmıştır. Bu plan ile KİT’lerin ileri teknoloji ve büyük sermaye gerektiren yeni üretim kollarında öncülük etmesi uygun görülüyor.
KİT’lere en uygun üretim düzeyini gerçekleştirme, serbest piyasa koşullarında çalışarak en yüksek kâra ulaşma, faaliyetlerinde esas olarak kendi öz kaynaklarına dayanma yönünde görevler veriyor.
İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 68-72 yılları arasında uygulanmış ve ilk plandan farklı olarak KİT’lerin salt, özel sektörün giremediği sanayi alanlarına girmesini salık verirken, karma girişimlere de önem vermiştir.
Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı ile (1973-77) Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin sanayileşerek kalkınmada etkili bir araç olduğu anlatılıyor. Üretim, istihdam, ileri teknoloji kullanımı ve fiyat istikrarını korumada (enflasyonla mücadelede) KİT’lerin etkili olacağı varsayılmaktadır. Aynı şekilde Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da ekonomik kalkınmanın önderliği KİT’lere verilmektedir.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ise dananın kuyruğu elimizde kalırcasına bir tablo ile karşılaşıyoruz. 80’li yılların başlarından itibaren kendini gösteren serbestleşme politikalarının belirgin hale geldiğini görmek için, sanayi öncelikli kalkınmanın çöpe atılarak önceliklerin değiştirildiklerini izlemek adına Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı daha bir önem kazanmaktadır. Bu plan (1985-89) ile KİT yatırımlarının;
enerji, madencilik, ulaştırma ve haberleşme sektörlerinde yoğunlaşması öngörülüyor. Dananın kuyruğu burada kopuyor artık. (Ekvadorlaşma üzerine bir yazımda Ekonomik Tetikçi’lerin gelişmekte olan ülkeleri enerji, ulaştırma ve haberleşme sektörlerinde yatırım yapmaya zorladıklarından ve bu şekilde ülkeleri borçlandırdıklarından bahsetmiş idim. Bu noktada bu yazının okunmasını şiddetle öneririm, aynı anda bu yazıda Türkiye’nin iktisadi gelişim tarihinden farklı notlar da bulunmaktadır.
[3])
Bu dönem ile beraber Türkiye’de özelleştirmelerin önü açılmaya, üstelik, KİT’lerin vasıtası ile başlanacaktır. KİT’lere yüklenen görevler aslında özel sektörün girmek isteyeceği ve kamu kesimine göre daha kârlı çalışabileceği sektörleri işaret etmektedir. Hani tavşana kaç, tazıya tut denmiş desem, bu garibe inanır mısınız acaba? (Maliyetin altında halka tüketim malı sunmak, özel kesimi özendirmese gerek. Hatta bu, ‘özeli’ tiksindirir bile diyebilirim,
kâr maksimizasyonunu destabilize etme durumu.)
Ve Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı ile planın metnine ilkesel olarak ilk defa karşılaşılan ‘yabancı sermaye ile ortak yatırım yapılması’ giriyor. Bu plan vasıtası ile
KİT’lerin tümünün özelleştirilmesi öngörülüyor.
Kepenek şu satırlarla durumu anlatıyor:
“… VIKP’de (Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda)
, özelleştirme, biçimi ve yöntemi söz konusu edilmeden temel politika olarak ele alınıyor; varsa-yoksa özelleştirme türünden bir anlayışa yer veriliyor.”
Evet açıkça plan ile “özelleştirme” bir devlet politikası halini alıyor. Amaç satmak, varsa da satmak, yoksa da satmak. Öyle ki nasıl satıldığı, satışta hangi yöntemlerin egemen olacağı, bu satışlar sonucu oluşması muhtemel, ulusal kalkınmanın sekteye uğraması durumları göz ardı ediliyor, ya da bilinerek gözden çıkarılıyor.
Devletçilik anlayışının yerleştiği sürecin başlaması ile devlet eliyle sanayileşme KİT öncülüğünde gerçekleştirilmeye ve bu kalkınma olabildiği kadar yerli sermaye, yerli finansman ile sağlanmaya çalışılıyor. İşin rengi 80’lere gelirken daha 46’larda değişiyor. Ama asıl darbeyi ‘küreselleşme’ fırtınasına tutulan ve serbestliği tanrı gibi karşılayan, bugün bile büyük devrimciler gözüyle bakılan Özal ve taifesi indiriyor. KİT’leri öldürmekle ulusal kalkınmanın önüne geçilmiştir. Bundan sonraki süreç, bilindiği üzere, küresel aktörlerin –İMF’nin, AB’nin, Dünya Bankası’nın, ABD’nin- insafına bırakılmıştır. Oraya da geleceğiz.
Özelleştirme Üzerine Savlar, sav olma vasfını en başta ve serinin ilk yazısında
[4] belirttiğim türlü sosyal yansımalar ile kazanmaktadır. Siyasal sonuçların ‘sosyal etkileri’ daha çok iktisadi çalkantılar biçimiyle zuhur ettiğinde halk tarafından hissedilir, tepkiyle karşılanır. Sosyal yönden ‘fahişeleştirilme’ döneminde yaşadığımızı ilan etmem, bu yazıların devam etmesini gerektiriyor. İlerleyen yazılarda devam edeceğiz.
Yusuf Gürer