Avrupa Birliği ve Türkiye
Bu günlerde oldukça çok tartıştığımız Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi girmemeli mi konusunda özellikle Ali Bulaç’ın Avrupa Birliği ve Türkiye kitabından yararlanarak birkaç değerlendirmede bulunacağım. Yazımda Avrupa Birliği ilk başta kömür ve çelik topluluğuydu şu tarihte şu kadar ülke girdi şeklinde sıkıcı bilgiler vermekten ziyade daha değişik boyutlarıyla işleyeceğim. Ama yine de sıklıkla söz ettiğimiz ama fazlaca bilgi sahibi olmadığımız Kopenhag Kriterlerini yazarak başlayacağım:
Siyasi Kriterler:Demokrasiyi,hukukun üstünlüğünü, insan haklarını güvence altına alan kurumların varlığı.
Ekonomik Kriterler:İşleyen ve aynı zamanda Birlik içinde rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir serbest piyasa ekonomisinin varlığı.Ekonomik kriterler , iyi işleyen pazar ekonomisi ve AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesini öngörmekte,AB’nin çeşitli ekonomik ve parasal hedeflerine bağlılığın altını çizmektedir.
Topluluk Mevzuatının benimsenmesi: Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere üyelik için gerekli yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olma.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine o zaman ki ismi Ortak Pazar başvurusu ilginç bir şekilde başlar Yunanistan’ın AB’ye başvurusu üzerine dönemin başbakanı Adnan Menderes “Ne demek, Yunanlıların AB’ye girmesi karşısında Türkiye sessiz mi kalacak?” Aynı şekilde İsmet İnönü’de üyeliği başvurunun ardından “İyi iyi Türkiye gemisini Avrupa limanına bağlamakta fayda var diyerek desteklemiştir. Bu konuda Alpaslan Türkeş 1989’da ise “Biz kesin olarak AET’ye karşıyız. AET’nin milli hakimiyet gerçeğini ve mili değerlerimizi ortadan kaldıracak bir Hıristiyan ittifakı dolayısıyla ülkücülerin AET’ye karşı olduklarından daha tabi bir şey olamaz.” demiştir. Özellikle AKP’nin muhafazakar bir parti olarak AB üyeliği için çaba göstermesi ilk başta yadırganması gerekirken özellikle 28 Şubat sürecinden sonra bazı demokratik hakları ancak AB üyeliği sayesinde elde edebileceğini anlamasıdır. Bu anlayışı Bizanslıların İstanbul’da Latin serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz anlayışına benzetebiliriz. Bu anlayış ilginçte olsa anlaşılabilirdir çünkü en temel dini inançlarını yaşamaları engellenen insanların bu hakları elde etmek için AB üyeliğini savunmaları doğaldır.
Türkiye 150 senelik batılılaşma sürecinde batıyla illaki ilişkilerde bulunacaktır. Burada Türkiye’nin önüne 2 alternatif çıkıyor ABD ve AB. ABD global bir ülkedir ve başkalarıyla olan ilişkilerinde ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını gözetir ve bu çıkarları zedelenmediği sürece bir ülkede demokrasi ya da insan haklarının yerleşip yerleşmemesi ABD için çokta büyük bir anlam ifade etmez. Buna örnek olarak şuan ki Arap ülkeleri, 80 darbesi sırasında ki ABD’nin tavrı ve yine aynı şekilde e-muhtıradan sonraki ABD’nin tavrını verebiliriz. AB’ye göre ise üye ülkeler için temel ve vazgeçilmez hedef tam demokrasi, özgür toplum ve insan haklarıdır. Tabi son genişleme sürecinde AB’nin de büyük ölçüde bu özelliğini yitirdiğini görebiliriz. Burada özellikle bir Rusya parantezi açmak istiyorum bu noktada ABD ile Rusya’yı benzeştirebiliriz kafasını estiği zaman Ukrayna’nın gazını kesmesi gibi mesela.
ABD eski Başkanı Clinton’ın 1999’da TBMM’deki sözlerini ve Ali Bulaç’ın değerlendirmelerini değiştirmeden yazıyorum:
1.”Türkiye Doğu ve Batı arasında kilit bir noktada bulunuyor.” Bundan çıkarmamız gereken ilk sonuç: Türkiye kendisi ve bölgesi ile ilgili hiçbir kararı tek başına alamaz.
2.”Girmekte olduğumuz yeni yüzyılın şekillenmesinde Türkiye belirleyici bir rol oynayacak.” Bundan anlamamız gereken şey: Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleriyle ilgili Türkiye’nin de içinde aktif rol oynadığı global bi plan söz konusudur.
3.”Türkiye ile ticareti arttırıyoruz, Türkiye’yi bir enerji deposu haline getireceğiz.” Bunu şöyle tercüme edebiliriz: Türkiye’ye gerekli mali,ticari ve ekonomik destekler verilecektir. Unutmamak lazım ki, başta Japonya olmak üzere genelde Uzak Doğu’da görece kalkınmış bütün ülkelerin gösterdiği büyük ekonomik performansın gerisinde Amerika’nın uzun vadeli ve çok yönlü siyasi ve stratejik tercih ve desteği var. Clinton, Türkiye’nin bölgesel kalkınmada motor rol oynayacağını ve ABD’nin Türkiye ile bölgede ciddi bir düzenleme yapacağını haber veriyor.
4.”Türkiye, AB’nin tam üyesi olmalıdır.” Anlamı şu: Türkiye AB içinde ABD’nin çıkarlarını savunan ülke olacaktır. Bugüne kadar ABD’nin stratejik işbirliği anlaşması imzaladığı iki ülke vardır bunlar İngiltere ve İsrail’dir. İngiltere AB içinde, İsrail Orta Doğu’da partneridir. Türkiye hem AB, hem Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da Amerika’nın üçüncü partneri olmaktır.
Yazımda üstte de belirttiğim gibi genelde Ali Bulaç’ın kitabından alıntılar yaptım. Yazımdan herşey ABD’nin kontrolünde şuan ki makro düzeydeki ekonomik gelişmelerde ondan kaynaklanıyor onlar ne isterse o olur anlaşılmamalıdır. Bugün Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini uygulamaya ihtiyacı vardır kendi vatandaşlarının refahı için amaç AB’ye girmek olmamalı ileri, gelişmiş bir ülke olmak olmalıdır. Yani yeri geldiğinde Ankara Kriterleri deyip devam edebilmeliyiz. Ancak ülke olarak bir milli hedefe odaklanmamızın faydalı olacağını düşünüyorum bu hedef illa AB üyeliği olmamalıdır ama memleketin birlik içerisinde heyecanla takip edeceği canla başla çalışacağı bir hedef olmalıdır. Hedefsiz kaldığımız zaman içeride birbirimizi yiyeceğimiz açık ve nettir aynı bugünlerde olduğu gibi.İnşallah yeni hükümetle birlikte yeniden bir birlik beraberlik hacası içerisinde muasır medeniyetler seviyesi hedefinde birleşir yolumuza devam ederiz.
M.Akif MEMMİ
4 yorum:
ür ortaklığından süper güç olma yoludır ab. gerçi artık süper güç olacak birlikteliğe sahip değiller bunu ana ülkeler dahil üye ülkelerin ab anayasasına yaptıkları vetolarda gördük. bence 80den sonra çok değişti ab ve biz. amaçlar ve isteklerde. ab ye karşı bir insanım ama hukuk devleti olma yolunda ne yazık ki ab zoruyla birçok reform yapıldı. keşke ab demeden önce türkçe dışında radyo-tv kullanılmasına izin verilseydi. iskandinavyanın soğuk bir şehrinin yerine ankara kriterleri olsaydı. bence ab ye girmek zorunluluğumuz yok deniz bunu önceki yazılarında güzelce açıkladı. ama bir fransa yada almanya kadar hukuk devleti olmalıyız hatta onları geçmeliyiz.
bunu ab istediği için değil bizim için yapmalıyız. akif'e yazısı için teşekkürler keşke daha çok kendi yorumunu katsaydı. hatta daha ayrıntılı bir yazı yazabilir.
arkadaşlar benim anlayışım mı biraz yanlış yoksa ne demek istediğinizi ben mi yanlış anlıyorum. umarım ki hata bendedir. 83 yıl önce gırtlağımızı sıkmak için ve Mehmet Akif Ersoy'un tabiriyle medeniyeti getirmek için topraklarımıza geldiğini savunan tek dişi kalmış canavar şimdi aslan mı oldu ki stratejik ortaklık konusunda bizlere tek kapı AB mi kaldı. oratadoğuyu kendi sistemine göre projelendiren ABD ve israil mi bizim ortaklarımız? e bunlar bir yandan barzaniyi konuşturan ülkemizin doğusunda bir kürdistan devleti kurdurmaya çalışanlar değil mi? evet bunu kim inkar edebilir. ama bir yandanda başbakan BOP (büyük ortadoğu projesi) eşbaşkanlığını yapıyor. bir yandanda barzaniye haddini bildireceğini söylüyor. bu ne yaman çelişki. AB ise hristiyan birliğini kaybetmek istemiyor. bizim sözde ermeni soykırımıni kabul etmemizi istiyor. kıbrısı vermemizi. bir yandan ABD-israil ortaklığına destek veren ingiltere AB nin temel taşını oluşturuyor. fransa bağırıyor müslümanları istemiyoruz diye. peki biz hala neyi tartışıyoruz? ne AB ne ABD-israil bizi istiyor. bunlar ne olursa olsun bizi bitirmek için 90 yıl önce olduğu gibi çalışıyorlar. tabi millet bütünlüğünden korktukları için bizi içerden ayırmaya çalışıyorlar. bunu yıllardır yapıyorlar.80den önce sağ sol şimdi türk kürt felan filan tabi bunlar hep suni gündemler. amaç böl parçala yönet. bir türkiyeye karşı mı savaşmak yoksa bölük pörçük bir türkiyeye karşı mı savaşmak... ABD-israil büyük israil devletini kurmak için çalışıyor. hristiyanların yönetimdeki güçleri bunlara destek veriyor. AB kaç ülke niye 12 yıldız değişmiyor. çünkü onlar Hz.İsa(a.s)'nın havarilerini simgeliyor. bırakın bu işleri artık kendimizi niye kandırıyoruz ki? tek kurtuluş D-8 islam birliğidir. inşaallah...
Yazıyla ilgili bir kaç noktaya kısaca değinmek istiyorum.
Birincisi,Avrupa Birliği'ni Avrupa Demir-Çelik-Kömür Kurumu'ndan ayrı düşünemeyiz. Yani tarihçe önemlidir. Bu bilgiler kafa ütüleyici değil,aksine birliğin kuruluş amaçlarını açıklayan çok önemli bilgileridir! Kurumun adına bakılmasını tavsiye ederim: demir,çelik ve kömür...
İkincisi,1993 yılında açıklanan Kopenhag kriterleri,1992 yılında açıklanan Maastricht Kriterleri'nin devamı niteliğinde olup,siyasi oluşumun açık yüzünü ortaya çıkarmıştır! Siyasi kriterlerin soyut,şaaşalı,süslü ve Wilson ilkelerini hatırlatan maddelerine 'dikkat' istiyorum. 21. yüzyılda savaşların artık ne gibi aletlerle yapılacağını açıklayan bu maddelerdir! ...demokrasi(hatta ve hatta sivil demokrasi deniyor artık!)...,hukukun üstünlüğü...,sivil toplum örgütleri...,insan haklarının korunması... Bu maddeler AB için geçerliyken,Mazlum Milletler için geçerli maddeler hangileridir?...
Üçüncüsü,Kopenhag Kriterleri'ni Ankara Kriterleri yapmak! Yukarıda sıraladığım ve yüzyılımızda artık toplumları ayrıştırmaya yönelik bir silah olarak kullanılan araçları ne diye bile bile içselleştirelim ki! Bu değerler,bugünün AB'sinin savunduğu şekliyle saf/temiz değildir maalesef! Bu gibi söylemlerin arkasında mutlaka art-niyet söz konusu olmaktadır! Türkiye için ne zaman 'insan hakları,demokrasi ve hukuk'tan bahsedilse,ya bir azınlık sorunu(ermeniler,kürtler,aleviler...) yahut milli/vazgeçilmez,kendimize ait konularda (kıbrıs,kerkük..) tavizler beklenmektedir! Bu haliyle,bizlerin AB'nin ne demokrasisine ne eşitlikçiliğine ne -bahsettiği- insan haklarına iyi gözle bakmamız mümkün değildir! Kardeşçe yaşayan bin yıllık geleneğin insanları bu değerlerin süslü,renkli yüzleriyle kandırılmaya çalışılıyor! Eğer konjonktürel gelişmelerin önümüze sürdüğü her şeyi sorgulamadan kabul edecek olursak,devamlı TÜSİAD ağzıyla konuşmuş oluruz!
Son bir söz daha: AB'ye karşı söylenecek karşı sözlerimizi içi boş/günlük/sıradan tepkilerle değil,olayların arkasını görerek dile getirmememiz önemlidir. Yorumumun da bu ölçütlerle okunmasını arzu ederim.
merhum başbuğ alpaslan türkeşin bahsi geçen yazıda bahsi geçen söylemine ben de vakıfım...başbuğumun zikri benim de fikrimi belirtmekte...ben ab nin getiris götürüsünden çok mantığı ile ilgileniorum...ab bir hristiyan klubüdür...mensup ülke insanları için değil elbet...ama o ülkenin yöneticileri hep aynı şeyi zikretmekte....ağzımıza bir parmak bal çalıp bizim içimizi boşaltıyolar...ab için bu kadar safiyane bakılmamalı bence...ama paranoyaya da varmamalı iş...
SERDAR ÇARHOĞLU
Yorum Gönder