Bundan Önce ve Sonra: Sosisle Dış Politikanın İlişkisi!..
Eylül 1, 2007 akşam vakti..
İç siyasal gerilimlerin son bulması ile bundan sonraki süreçte Türkiye, kabuk değiştirmeyi gözle görülür cinsten bir çeviklikte -çıta hızında, rüzgarın pervasız esişinde, bir bebeğin anne çığlığındaki şiddette…- yaşayacaktır.
Özellikle Avrupa ile olan ilişkilerde; beş yıllık süreçte dışişleri bakanlığı yapıp, Avrupa birliği kapısına Greenpeace fedaileri misali zincirlenen ‘dış politikayı’ şekillendiren Abdullah Gül’ün bu açılımlarına cumhurbaşkanlığı sırasında da devam edeceği açıktır. Ki zaten, kendi internet sitesinde öncelikli hedef olarak, bunu bizzat dile getirdi.
Bir söz vardır, bilir misiniz; Almanlara ait: “Sosis imalatı ile siyasi pazarlıklar halkın gözü önünde yapılmaz, çünkü her ikisi de mide bulandırır!..”
Siyasi pazarlıklar için; halkın olana bitene tanıklığını tehlikeli gördüklerinden midir, devletlerin çıkar ilişkisi içerisinde alışagelmişin dışında politik manevralara kalkışabileceğinden midir, bilinmez; böyle söylemişlerdir! E doğrudur da!..
Ben bu sözü biraz daha allayıp pullayıp, günün şartlarıyla bir forma sokarak, yenileyerek, sosise ve siyasi pazarlıklara başka anlamlar yükleyerek yazayım, bakalım nasıl olacak:
“..İki şey,” derler, “..halkın gözü önünde yapılmaz; biri sosis, diğeri dış politika!..”
Lakin, aslında yapılan iç/dış politika -liberalleşen ve müstehcenliği bulan ‘özel hayatla’ (sosisle) birlikte, bu da saklanmıyor artık- gözler önünde… Hep öyle olmamış mıdır.
Bugün ‘BOP’un eş başkanlığını’, ABD’nin gönüllü askerliğini saklamayan Erdoğan’a kimler ne kadar şaşırıyor ki! Bir avuç insan biliyor, şaşıran sayısı ise az! ‘E vardır bir bildiği..’ veya ‘Dünya ayak uydurmuş bu olguya, biz de bir yerde mecburuz!..’ gibi sıradan savunmalar da duyuyoruz çevremizdeki elini vicdanına götüremeyen kesimlerden!..
Kendi adamımız; aynı sofrada çorba içtiğimiz adam bunu diyorsa, el oğlu ne demez!..
Nasıl fahişeliğin sıradanlığına alıştırıldıysa insanlar, sosis nasıl göz önüne kadar indiyse, dış politikanın gizli kapaklı ‘günahları’ da ortada artık ve alıştırıldık buna da..
Biraz geriye gidersek eğer, bugün ‘eş başkanlık’ halinde evrimleşen ABD ortaklığının, ‘meclis kürsüsünden’ dahi, nasıl dillendirildiğini görebiliriz.
1943 yılında Büyük Millet Meclisi’nde okunan hükümet programında, başbakan Şükrü Saraçoğlu –ki İngilizlere yakınlığından bahsedilir- şu sözleri söylüyor:
“..Arkadaşlar! Biliyorsunuz ki İsmet İnönü’nün Devlet Reisliği’ne intihabı haberini Amerikan Meclisi’ne bildirdiler. Amerika Meclisi de bu haberi alkış tufanıyla karşıladı. Şimdi ben de bu ‘yüksek kürsüden’ sizin namınıza Cumhuriyetçi ve Demokrat Türkiye’nin Demokrat ve Cumhuriyetçi Amerika’ya selamlarını, sevgilerini ve saygılarını gönderiyorum.” (Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler Cilt 1, s.193)
Meclis kürsüsünden, bir hükümet programı okunurken, ABD’ye sevgi, selam, bağlılık mesajları gönderiliyor! Az önce dedik ya, aslında hiçbir şey gizli değil. Önemli olan okumak.
Burada bu konuya değinmemin bir sebebi daha var. Milli mücadelenin verilmesinin akabinde kurulan cumhuriyet, yapılan devrimler ve istiklal-i tam mücadelesinin sadece siyasi olarak değil, üç cephede birden ( Misak-ı Milli, Sa’y -emek- Misak-ı Millisi ve Maarif -eğitim- Misakı Millisi) devam ettirilmesi süreci bir noktada tıkanmıştır! Mustafa Kemal’den sonra diktalaşan parti ve devletin, izlediği rota da değişmeye başlamıştır. Özetle, İttihat ve Terakki’nin kabullendiği; kapitalist bir devlete sığınma, hamiliği onaylama olgusu, 40’lardan itibaren yeniden hayat bulmuş ve rota bu defa Almanya ve İngiltere’den; ABD’ye yönelmiştir!
Bu nedenler yüzünden; başlatılan tam bağımsızlık ‘mücadelesi’ yarım kalmıştır! Bunun ötesinde, bugün cumhuriyeti kuran kadrolara birçok eleştiri yapılırken, aradaki kalın duvarlı farkların altı çizilmemektedir: Sapla saman birbirine karıştırılıyor! Devletçi ve millici devlet yapılanmalarından söz edilirken aynı anda 40lı yılların örnek verilmesi, abesle iştigalden öteye gidemiyor…
20’li ve 40’lı yılları birbirinden farklı dönemsel gelişmelerin ortaya çıkardığı neden-sonuç ilişkileriyle incelemek gereklidir.
Bu noktaya daha sonra, başka bir yazıda ‘genişçe’ değiniriz.
Bitirmeden önce; bugün hangi ressamın elinden çıktığı bilinmez, denklemleri çözülmüş iç siyasi tablodan ‘beklentiler’ hakkında birkaç şey söyleyelim.
Bugün, meclis içinde büyük bir güç oluşturan, başbakanını, cumhurbaşkanını, belediyelerini seçen AKP’nin önü sonuna kadar açılmıştır. Bir yerde söylediğim gibi; top artık bu kadroların elindedir, saha içinde bu kadrolar var ve saha top oynamaya oldukça müsait!...
Bundan sonraki süreçte, gerilimlerin, bahanelerin, ‘..yapamadık çünkü, engellediler..’ edebiyatının son bulduğunu görelim! Bunu, bu kadro; yani partinin ileri gelenleri, üst yöneticileri ile tabanı temsil eden ve ‘partili’ geçinenler de görmelidirler!..
Dış politik manevralarda, nasıl bir açılıma gidileceğini, bunların saklı tutulup tutulmayacağını, ne kadarının anlatılacağını ve devamında; AB’ye giriyoruz deyu havai fişek festivalleri düzenlenip düzenlenmeyeceğini göreceğiz!...
Yusuf Gürer
4 yorum:
Yusuf sert üslubuyla özellikle dış politikalarla ilgili değerlendirmeler yapmış. Hakikaten dış politikada zor günler bizi bekliyor ırak, kıbrıs, ermeni sorunu, ab bunlardan birkaçı bu arada hep arkamızda olan yahudi lobisi de nedense bize karşı hareket etmeye başladı...eline sağlık yusufu
öncelikle BOP konusunda hep söylediğim bir söz var, onu paylaşmak isterim. BOP un eşbaşkanıyız. Tamam ama 2 sorum var.
1-Bu BOP un başaknı olduğumuz tüzel kişiliğin, protokolü, üyeleri , fiannsla desteği nelerdir? kimlerdir?
2- Bir kuruma başkan iki türlü olunur, ya seçilirsiniz; yada atanırsınız. Şimdi seçildi isek bizi kim/kimler seçti? Atandı isek bizi kim atadı?
bu sorulara cevap verilemdiği sürece, bu ilişki kusura bakmasınlar gayr-ı meşrudur.
Ayrıca yazıda 20 li yılların CHP si ile 40 lı yılların CHP si ni birbirinden ayıran tezi ben kabul edilebilinir bulmuyorum. Öyleki 1925 lerde ve 1930 larda CHP'nin dışında bir parti kurulmasını dahi hayal edemezdi kimse. Olan girişimlerin nasıl komplolar ile bastırıldığı tarihi kayıtlarda mevcuttur. Hala dahi bu zihniyetin kendisi dışındaki diğer bütün partilerin "ontolojik"(varlıksal) olarak hala meşru görmediği de bilinir. BU algı bilinç altıondadır; bürokratik oligarşidedir. Dünyada hiç bir partinin olmayacağı gibi devlet bürokrasisi ile bu kadar sıkı-fıkı olmuş (kendisine ait bankası da olan)bir siyasi "sol" parti yoktur. Halen dahi "oy oranımız ne olursa olsun bu devleti biz kurduk ve koruyucusu biziz" söylemi devam etmektedir. Elbette zaman içinve dalgalanmalar olmuştur. Ama CHP tarihindeki en büyük dalgalanam bence- ecevit - dönemi ile birlikte olmuştur.
Artık dış politika ne olursa olsun; bütün yabancı ülkeler istikrarı yakalamış ve kendilerine güvenilir bir muahtap bulabilecekelri bir hükümet arayışı içindeler. BU arayış karşılanmış olamsına rağmen; hala bir "öz dış politikamız" ın olmamsı traji komik- en hafif manada- düşündürücüdür.
Değerli Yusuf'un da belirttiği gibi ülkemizin dış politika alanında halen ulusalcı bir dış politikamısın olmaması dinamik ve her gün gelişen diplomatik ilşkiler içerisinde ülkemizin fırsatlardan yeterince yararlanamamasına ve hiç kuşkusuz ki tehditlere karşı yeterli önlem alamamamısa yol açmaktadır.Soğuk Savaş döneminin kısıtlı ve bağlayıcı özelliğini günümüzde de bir anlamda devam ettiren Türkiye bulunduğu jeopolitik konumundan da yararlanamamktadır.Artık bir kanat ülkesi olmadığımısı ve bir merkez ülkesi durumuna geldiğimizi göremememiz veye görmek istemeyişimiz sadece Avrasya ve Asya Pasifik bölgeleriyle stratejik ilişkiler kurmamızı engellememekte aynı zamanda bizim halen güvenilir müttefikimiz(!)olarak gösterilen Batı dünyasıyla da var olan sorunların çözülmesinde elimizi zayıflatmaktadır.Hükümetin ABD ile stratejik ortaklık vurgusu yapmak istemesini ve BOP'a eşbaşkanlık yapmak istemesini gayet doğal değerlendirmek gerekir çünkü hükümetin son iki seçim dönemindeki dış politikasını yahudilerin desteklediği ve ABD'nin çıkarları doğrultusunda düşünce üretmekle ykümlü kendi alanında ciddiye alınan CFR isimli bir kuruluş oluşturmaktadır.Klasik gündem olarak değerlendirebileceğimiz Türkiye ve AB ilişkilerinin hükümetin istediği şekilde deam edip etmeyeceğini ise Ekim'de açıklanacak ilerleme raporunda göreceğiz.Özellikle Sarkozky,Brown ve Merkel üçlüsünün etkili olduğunu düşünürsek sonucu daha iyi anlayabiliriz sanırım.
güncel olaylara karşı bir ilgisizliğim olsa da yusuf'un yazısı gayet güzel. dış politikanın iki yüzlü olması her ülke için geçerli. asıl üzücü olan bizim kendimize ait olan ve tamamen bizim çıkarlarımız için olan bir dış politikamız yok. her hükümet döneminde eğitim politikasının değiştiği gibi dış politkamız değişiyor ve bu değişmeler genelde bizim lehimize olmuyor. kısa ve dar düşünceler dış politika da bizleri hiç istemediğimiz yerlere çekiyor. ben "ortadoğu tarihi" dizimizde ki ingiltere'nin dış politikasını dikkatle anlamanızı tavsiye ediyorum. özellikle filistin bölgesinde ki politika. elbette biz de ingilizler gibi emperyalist olalım demiyorum ama tutarlı bir dış politikamız olmalı...yusuf'un ellerine sağlık; ucunu açtığı diğer yazıları da bekliyoruz.
Yorum Gönder