5 Kasım’a 5 Kala Ölüm Potası
Ekim 21, 2007
Söylenenin aksine bugün, sözün bittiği yerde değil, ateşin düştüğü yerdeyiz. Ateşin düştüğü toprakta, taşta, dağda, köprüde, evde, hanede,ayrı ayrı onlarca yürekte; parça parça dağılmış durumdayız.


Güncel olayları yazmak, çoğu zaman tehlikelidir. Kalıcılığının sorgulanması, öngörülerin ve mevcut siyasal resimlere getirilen eleştirilerin, bir şekilde, bertaraf edilmesi olasıdır. Bugünün, sıcaklığı üzerinde kimi olaylarını irdelerken yazacağımız kelimeler, bir zaman sonrası için, bu yazıları ciddiye alınmaz bir hale getirebilir. Bu sebeple yazdığımız yazıları gündelik, köşe yazarlarının üfürdüğü, ipe sapa ele avuca gelmez coğrafyadan kurtararak yazabilmeliyiz. Şöyle devam edelim. Son yazılarımdan birinden bir alıntı yaparak devam edelim, alıntı Gündem Yazısı-4: Terör ve Irak yazısından:
“Terörün önüne geçilmesi için, Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması bir gerekliliktir fakat zaman dar olmakla birlikte, terör sorunu aynı zamanda başkalarının -ki sırf bu başkaları bile başka bir yazının konusu olabilir; ABD’nin, Avrupa Birliği ülkelerinin, Almanya’nın Fransa’nın ve tabii ki Türkiye içindeki varsıl erkinin ve politik manevra sahiplerinin- siyasal ve ekonomik çıkarlarının da önündedir; aciliyet kesbetmektedir!"
Bu yazıda, terör lanetine uzun vadeli çözüm arayışlarında dile getirilen ‘Irak’ın toprak bütünlüğü’ mefhumu üzerinden saptamalara girişmiştim. Son olarak, bu yapıcı ve demokratik çözüm yolunun genel çerçevede ulaşılması gereken bir amaç olduğunu, fakat zamanın dar olduğunu, bu sebeple terörün uyumaz, donmaz, susmaz, ihmale gelmez bir sistemi temsil ettiğini anlatarak; alınması gereken tedbirlerin zamana yayılmasının sakıncalarına atıfta bulunarak yazıyı bitirmiştim. Birkaç gün sonrasında PKK terörü on beş askerimizi şehit etmiştir.
Bu lanetlenecek, kabul edilmezliği sorgulanamayacak, haklılık payı akıllardan geçirilemeyecek bir vahşettir. Yıllardır bu vahşeti yaşadık, yaşıyoruz; yaşamaya mecbur hale getirildik, getiriliyoruz! Onlarca yıldır, her gün bir bir, ikişer ikişer bazen toplu halde ve geçici infiallere sebebiyet veren şehit haberleri aldık! Şehit haberlerine alışılır mı? Bir vatan evladının şehit olmasına; son nefesini, alçakça beslenen emperyalist emellere oyuncak edilmesine alışılır mı? Şimdi iyi dinleyin! Biz bu ölümlere, bu masumluklara alıştık! Alıştırıldık! ‘Bir kişi şehit edildi..’ haberini izlediğimizde, ‘ha bir kişi mi, neyse çok değilmiş!..’ diyecek hallere getirildik. Şehitliği, teröre can vermeyi sayılar üzerinden; nicelik açıdan göze çarpıcılığı çerçevesinden değerlendirir olduk! Bir iki üç… göze çarpmaz, çabucak unutulabilir özellik taşıdı ve halen de öyle anlaşılıyor. Sayıyı arttırdıkça sesler yükselmeye, küfürler işitilmeye, ‘kahrolsun’ nidaları yüksek perdelerde asılı kalmaya başlıyor. Dört beş altı… oldu mu veya sekiz dokuz on… ortalıkta toplanıyoruz; binlerce kişi ‘kahrolsun, defolsun, lanet olsun, yazıklar olsun’ diye haykırıp; eve döndüğümüzde kısılan sesimizin yerine gelmesini bekliyoruz. Şimdi, yazının başına dönelim. Birileri çıkıyor iktidarlarının altıncı yıllarında, yıllık şehit olma sayımız 200’ü bulduğunda, diyorlar ki: Sözün bittiği yerdeyiz! Hayır! Karşı çıkıyorum bu söze! Olmamız gereken yer burası değil. Hafızamızı, edebiyatımızı, vicdanımızı zorlayalım! Şöyle diyelim: Ateşin düştüğü yerdeyiz!
“Terörün önüne geçilmesi için, Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması bir gerekliliktir fakat zaman dar olmakla birlikte, terör sorunu aynı zamanda başkalarının -ki sırf bu başkaları bile başka bir yazının konusu olabilir; ABD’nin, Avrupa Birliği ülkelerinin, Almanya’nın Fransa’nın ve tabii ki Türkiye içindeki varsıl erkinin ve politik manevra sahiplerinin- siyasal ve ekonomik çıkarlarının da önündedir; aciliyet kesbetmektedir!"
Bu yazıda, terör lanetine uzun vadeli çözüm arayışlarında dile getirilen ‘Irak’ın toprak bütünlüğü’ mefhumu üzerinden saptamalara girişmiştim. Son olarak, bu yapıcı ve demokratik çözüm yolunun genel çerçevede ulaşılması gereken bir amaç olduğunu, fakat zamanın dar olduğunu, bu sebeple terörün uyumaz, donmaz, susmaz, ihmale gelmez bir sistemi temsil ettiğini anlatarak; alınması gereken tedbirlerin zamana yayılmasının sakıncalarına atıfta bulunarak yazıyı bitirmiştim. Birkaç gün sonrasında PKK terörü on beş askerimizi şehit etmiştir.
Bu lanetlenecek, kabul edilmezliği sorgulanamayacak, haklılık payı akıllardan geçirilemeyecek bir vahşettir. Yıllardır bu vahşeti yaşadık, yaşıyoruz; yaşamaya mecbur hale getirildik, getiriliyoruz! Onlarca yıldır, her gün bir bir, ikişer ikişer bazen toplu halde ve geçici infiallere sebebiyet veren şehit haberleri aldık! Şehit haberlerine alışılır mı? Bir vatan evladının şehit olmasına; son nefesini, alçakça beslenen emperyalist emellere oyuncak edilmesine alışılır mı? Şimdi iyi dinleyin! Biz bu ölümlere, bu masumluklara alıştık! Alıştırıldık! ‘Bir kişi şehit edildi..’ haberini izlediğimizde, ‘ha bir kişi mi, neyse çok değilmiş!..’ diyecek hallere getirildik. Şehitliği, teröre can vermeyi sayılar üzerinden; nicelik açıdan göze çarpıcılığı çerçevesinden değerlendirir olduk! Bir iki üç… göze çarpmaz, çabucak unutulabilir özellik taşıdı ve halen de öyle anlaşılıyor. Sayıyı arttırdıkça sesler yükselmeye, küfürler işitilmeye, ‘kahrolsun’ nidaları yüksek perdelerde asılı kalmaya başlıyor. Dört beş altı… oldu mu veya sekiz dokuz on… ortalıkta toplanıyoruz; binlerce kişi ‘kahrolsun, defolsun, lanet olsun, yazıklar olsun’ diye haykırıp; eve döndüğümüzde kısılan sesimizin yerine gelmesini bekliyoruz. Şimdi, yazının başına dönelim. Birileri çıkıyor iktidarlarının altıncı yıllarında, yıllık şehit olma sayımız 200’ü bulduğunda, diyorlar ki: Sözün bittiği yerdeyiz! Hayır! Karşı çıkıyorum bu söze! Olmamız gereken yer burası değil. Hafızamızı, edebiyatımızı, vicdanımızı zorlayalım! Şöyle diyelim: Ateşin düştüğü yerdeyiz!
Peki bu ikinci şekle, insanlığımızla giremiyorsak; doğrudan geçiş yapamıyorsak; sözümüz/ edebiyatımız/ politik hareket kabiliyetimiz buna yetmiyorsa ne yapabiliriz? Ateşin düştüğü yere girebilmek için; oturduğumuz emperyalist kucaklardan kalkmak zorundayız! Yayılmacılığını tanrısal bir ideolojiye bağlayan, bunun için kendi vatandaşlarının yaşam haklarına kast eden; emperyalist köpek bir devletin, sıcaklığını yeşil ABD dolarlarıyla ikame ettiği kucağından, hemen şimdi kalkmalıyız! Böylelikle ‘ateşin düştüğü yere’ gidebilmek için bir adım atmış oluruz.
Sulu Tezkere
Irak’ın toprak bütünlüğünü amaçlarken, aciliyet kesbeden ve halledilmesi için atak/ hareket/ enerji gerektiren siyasal ve sonrasındaki askeri sorumluluk ancak 15 şehitten sonra akıllara ve parlamentoya gelmiştir. Kısaca sınır ötesi için, başbakanın masasına konan ‘tezkere’. Tezkereye gelene kadar yapılan ve tam da beklenen başı dik duruş; umutlarımızı arttırdı, halkımıza ve askerimize yüksek moral verdi. Karşı karşıya olduğumuz terör belasının ortaya çıkardığı bedensel zararların; ideolojisi ne olursa olsun, geniş kesimleri bir araya getirdiği kesindir.
Bu kapsamda başbakanın ve hükümetinin tezkere meclise gelene kadar dik duruşlu açıklamalarına getirebileceğimiz yorum nettir ve onaylanan bir durumdur! Ancaaaak! Birbirimizi kandırmayalım. Tezkere çıktıktan sonra, bakanlar kurulu çıkışı Cemil Çiçek ‘inşallah uygulamak zorunda kalmayız’ beyanı elimizde sıkı sıkıya tuttuğumuz ipi gevşetmiştir. Sonrasında ‘tezkere gireceğiz anlamına gelmez.’ homurtuları başta terör örgütü olmak üzere ABD ve bölgede çıkar müttefikliği yapan odaklara moral kazandırmıştır. Sonrasında başbakanın, ‘5 Kasım’da sayın Bush ile görüşeceğim ve orada lider kadroyu sayıp, haritaları önüne koyacağım..’ açıklamasıyla gevşeyen kararlılık ve dik duruşluluğumuzu anlatan ip, kopmuştur. Gündem sallantıya bırakılmıştır... Tepkiler sağduyulu analizcilerin homurtulu sakinliklerine; gözleri düğümleyen, boğazları ilmekleyen çığlıklar maç sloganları arasında yeniden bildik ‘sessizliğe’ doğru sürüklenmeye başlamıştır. Bu dönem için kullanacağımız genel başlık tarihe Sulu Tezkere olarak geçecektir! Verdiği söz etrafında kırk takla elli fırıldak çevirmekle, aklı başında ve bağımsız bir dış politika yürütmek imkansızdır! Bir taraftan ‘aman ABD’yi küstürmeyeyim..’ diğer taraftan ‘aman güneydoğudaki kürt vatandaşların oylarına ihanet etmeyeyim..’ gibi sapıklığa yaklaşan sosyo-ekonomik çıkmazlarda bir o tarafa bir o tarafa sürüklenmek yadırganmayacaktır!
Bakınız. ‘İnceldiği yerden kopsun’ demek “yeter kardeşim senden bıktım, ben bildiğimi yapacağım ve senin vereceğin tepki beni desteklemez ise de buna aldırmayacağım..” anlamına gelir! Yoksa ‘yahu kusura bakma kızgınlık anında söyledim, olur mu hiç..’ demeye gelen başka çıkışlar yapmak, bir sağa bir sola göbek sallayan çengilik sanatını icra eden kimselere ait bir eylemi önümüze koyar!
5 Kasım
Aklıma şu geliyor. Kameralar önünde, kamuoyuna tribün şov yapıp sonrasında o açıklamaları yumuşatmağa ilk kez rastlamıyoruz. Geçen seçim öncesinde, Erdoğan ile Baykal birbirlerine ‘üç noktalı’ hitaplarda bulunacak kadar birbirleriyle söz dalaşına girmişlerdi. Üç nokta’nın anlamı açık, o derece sertleşmeye sahne olmuştu iç politikamız! Fakat sonrasında bir medya patronunun -ki Aydın Doğan oluyor- kızının düğününde Baykal, hükümeti temsilen Çiçek ve diğer bakanlar v.s. yan yana, kol kola, resimler çektiriyor; el pençe divan saygıda kusur etmiyorlardı!.. Bugün Erdoğan Bush’a kızacak gibi oluyor. Sonrasında ‘yahu darılma geliyorum 5 Kasım’da, sana sormadan yapar mıyım bir şey..’ diyor!
Bu tarihi hatırladıktan sonra, konuyu toparlamak istiyorum. Bugün, 21 ekim 2007 Pazar günü, on iki askerimiz, Mehmetçiğimiz, Fahreddin Paşa’nın Medine savunması sırasında ilk defa böyle bir hitapla ismini koyduğu, ‘Mehmetçiklerim’ diye seslendiği askerlerimiz şehit düştüler! İbretle izledik televizyonlardan. Çaresizce. Suskunlukla ve kızgınlıkla. Elden bir şey gelmezcesine, yumruklarımız sıkılı avuçlarımız alev alev! Daha ibret verici, göz yaşartıcı olan neydi biliyor musunuz? Sabahın erken saatlerinde televizyon karşısında şehit sayımız tane tane artarken, koca koca mızraklar kafamızdan girerek bedenimizi yırttı! Sanki bir basketbol maçı izler gibi. Şehit sayısı önce 9, sonra 12, 15, 16… Basket maçı izler gibi fakat sayı artmasın diye dualar ederek! Sonrasında genelkurmayın resmi açıklaması ile 12’ye düşen sayı sanki her şey düzelmiş gibi sersemletti bizleri. Hiç şehit olmamış gibi. Belki unutmak isteyen bilincimizdi. Hani unutturulmaya alışmış, vatan konusunda acıya bağışıklık kazandırılmışlığımız harekete geçmeye kalktı! Fakat bu kez olmadı! Bu kez, ‘..bir şehit mi, neyse çok değilmiş..’ demedik!
Sayı her dakika arttı. Ve her artan sayı ölümün potasına düştü! Ölüm potasında kayboldu bedenler. Başbakanımız 5 Kasım’a gün sayarken, ölüm, potasına düşenleri düştükleri yerde bıraktı!
Irak’ın toprak bütünlüğünü amaçlarken, aciliyet kesbeden ve halledilmesi için atak/ hareket/ enerji gerektiren siyasal ve sonrasındaki askeri sorumluluk ancak 15 şehitten sonra akıllara ve parlamentoya gelmiştir. Kısaca sınır ötesi için, başbakanın masasına konan ‘tezkere’. Tezkereye gelene kadar yapılan ve tam da beklenen başı dik duruş; umutlarımızı arttırdı, halkımıza ve askerimize yüksek moral verdi. Karşı karşıya olduğumuz terör belasının ortaya çıkardığı bedensel zararların; ideolojisi ne olursa olsun, geniş kesimleri bir araya getirdiği kesindir.
Bu kapsamda başbakanın ve hükümetinin tezkere meclise gelene kadar dik duruşlu açıklamalarına getirebileceğimiz yorum nettir ve onaylanan bir durumdur! Ancaaaak! Birbirimizi kandırmayalım. Tezkere çıktıktan sonra, bakanlar kurulu çıkışı Cemil Çiçek ‘inşallah uygulamak zorunda kalmayız’ beyanı elimizde sıkı sıkıya tuttuğumuz ipi gevşetmiştir. Sonrasında ‘tezkere gireceğiz anlamına gelmez.’ homurtuları başta terör örgütü olmak üzere ABD ve bölgede çıkar müttefikliği yapan odaklara moral kazandırmıştır. Sonrasında başbakanın, ‘5 Kasım’da sayın Bush ile görüşeceğim ve orada lider kadroyu sayıp, haritaları önüne koyacağım..’ açıklamasıyla gevşeyen kararlılık ve dik duruşluluğumuzu anlatan ip, kopmuştur. Gündem sallantıya bırakılmıştır... Tepkiler sağduyulu analizcilerin homurtulu sakinliklerine; gözleri düğümleyen, boğazları ilmekleyen çığlıklar maç sloganları arasında yeniden bildik ‘sessizliğe’ doğru sürüklenmeye başlamıştır. Bu dönem için kullanacağımız genel başlık tarihe Sulu Tezkere olarak geçecektir! Verdiği söz etrafında kırk takla elli fırıldak çevirmekle, aklı başında ve bağımsız bir dış politika yürütmek imkansızdır! Bir taraftan ‘aman ABD’yi küstürmeyeyim..’ diğer taraftan ‘aman güneydoğudaki kürt vatandaşların oylarına ihanet etmeyeyim..’ gibi sapıklığa yaklaşan sosyo-ekonomik çıkmazlarda bir o tarafa bir o tarafa sürüklenmek yadırganmayacaktır!
Bakınız. ‘İnceldiği yerden kopsun’ demek “yeter kardeşim senden bıktım, ben bildiğimi yapacağım ve senin vereceğin tepki beni desteklemez ise de buna aldırmayacağım..” anlamına gelir! Yoksa ‘yahu kusura bakma kızgınlık anında söyledim, olur mu hiç..’ demeye gelen başka çıkışlar yapmak, bir sağa bir sola göbek sallayan çengilik sanatını icra eden kimselere ait bir eylemi önümüze koyar!
5 Kasım
Aklıma şu geliyor. Kameralar önünde, kamuoyuna tribün şov yapıp sonrasında o açıklamaları yumuşatmağa ilk kez rastlamıyoruz. Geçen seçim öncesinde, Erdoğan ile Baykal birbirlerine ‘üç noktalı’ hitaplarda bulunacak kadar birbirleriyle söz dalaşına girmişlerdi. Üç nokta’nın anlamı açık, o derece sertleşmeye sahne olmuştu iç politikamız! Fakat sonrasında bir medya patronunun -ki Aydın Doğan oluyor- kızının düğününde Baykal, hükümeti temsilen Çiçek ve diğer bakanlar v.s. yan yana, kol kola, resimler çektiriyor; el pençe divan saygıda kusur etmiyorlardı!.. Bugün Erdoğan Bush’a kızacak gibi oluyor. Sonrasında ‘yahu darılma geliyorum 5 Kasım’da, sana sormadan yapar mıyım bir şey..’ diyor!
Bu tarihi hatırladıktan sonra, konuyu toparlamak istiyorum. Bugün, 21 ekim 2007 Pazar günü, on iki askerimiz, Mehmetçiğimiz, Fahreddin Paşa’nın Medine savunması sırasında ilk defa böyle bir hitapla ismini koyduğu, ‘Mehmetçiklerim’ diye seslendiği askerlerimiz şehit düştüler! İbretle izledik televizyonlardan. Çaresizce. Suskunlukla ve kızgınlıkla. Elden bir şey gelmezcesine, yumruklarımız sıkılı avuçlarımız alev alev! Daha ibret verici, göz yaşartıcı olan neydi biliyor musunuz? Sabahın erken saatlerinde televizyon karşısında şehit sayımız tane tane artarken, koca koca mızraklar kafamızdan girerek bedenimizi yırttı! Sanki bir basketbol maçı izler gibi. Şehit sayısı önce 9, sonra 12, 15, 16… Basket maçı izler gibi fakat sayı artmasın diye dualar ederek! Sonrasında genelkurmayın resmi açıklaması ile 12’ye düşen sayı sanki her şey düzelmiş gibi sersemletti bizleri. Hiç şehit olmamış gibi. Belki unutmak isteyen bilincimizdi. Hani unutturulmaya alışmış, vatan konusunda acıya bağışıklık kazandırılmışlığımız harekete geçmeye kalktı! Fakat bu kez olmadı! Bu kez, ‘..bir şehit mi, neyse çok değilmiş..’ demedik!
Sayı her dakika arttı. Ve her artan sayı ölümün potasına düştü! Ölüm potasında kayboldu bedenler. Başbakanımız 5 Kasım’a gün sayarken, ölüm, potasına düşenleri düştükleri yerde bıraktı!
Sonuç ve ‘Biz’ Bilinci
Sonuç dediğim yazıyı burada bağlayıp bir başkasında konuya devam etmek aslında. Bu yazı burada bitmeyecek, devam edecek. Fakat birçok başlık, hainlik, puştluk ve bunların birbirleriyle bağlantıları yazıyı kevgire döndürmesin diye düşünüyorum!
Yazıda ‘biz’ vurgusuna özellikle dikkat ettim. Bunu göze sokmak için bir daha, tekrar etmemin sebebi; ideolojisine, partisine, satılmışlığına veya dozu kaçmış liberalliğine bakılmaksızın herkesle; her kesimle; kol kola olma vaktinin geldiğine inandığımdandır! Bugün hükümet her ne kadar basiretsiz açılımlara giderse gitsin, bazılarımız ordumuzu her ne kadar anti-demokrat uygulamalar içerisinde görürse görsün, muhalefet partileri cılız seslerine bir anlam yükleyememeye devam ede dursun, meclis dışındaki partilerin bir tanesinin bile bu tartışmalara katılımı sağlanamaz olsun… artık fark etmez! Bugün iç çekişmelerin, el alınan yerlerin, horozlanmaların bitmesi gereken günler içerisindeyiz! Öyle olmak zorundayız! Şunu çok iyi görelim, gün kimin ‘dost’ kimin ‘iyi günde dost’ olduğunun anlaşılacağı gündür!
Ve bu kez, umarım; Vatan kaybı, İstanbul’da çabuk unutulmaz!
Yusuf Gürer
Sonuç dediğim yazıyı burada bağlayıp bir başkasında konuya devam etmek aslında. Bu yazı burada bitmeyecek, devam edecek. Fakat birçok başlık, hainlik, puştluk ve bunların birbirleriyle bağlantıları yazıyı kevgire döndürmesin diye düşünüyorum!
Yazıda ‘biz’ vurgusuna özellikle dikkat ettim. Bunu göze sokmak için bir daha, tekrar etmemin sebebi; ideolojisine, partisine, satılmışlığına veya dozu kaçmış liberalliğine bakılmaksızın herkesle; her kesimle; kol kola olma vaktinin geldiğine inandığımdandır! Bugün hükümet her ne kadar basiretsiz açılımlara giderse gitsin, bazılarımız ordumuzu her ne kadar anti-demokrat uygulamalar içerisinde görürse görsün, muhalefet partileri cılız seslerine bir anlam yükleyememeye devam ede dursun, meclis dışındaki partilerin bir tanesinin bile bu tartışmalara katılımı sağlanamaz olsun… artık fark etmez! Bugün iç çekişmelerin, el alınan yerlerin, horozlanmaların bitmesi gereken günler içerisindeyiz! Öyle olmak zorundayız! Şunu çok iyi görelim, gün kimin ‘dost’ kimin ‘iyi günde dost’ olduğunun anlaşılacağı gündür!
Ve bu kez, umarım; Vatan kaybı, İstanbul’da çabuk unutulmaz!
Yusuf Gürer
1 yorum:
unutmak. insanoğlunun sahip olduğu en güzel ve en kötü özelliklerinden biri. unutamasaydık yaşayamazdık elbette. ama bazen keşke unutmayalım da varsın ölelim dediğimiz anlar oluyor. yusuf sen de bu anlardan birini çok güzel yazmışsın. odtü'de geçen bir yürüyüş oldu. şehitleri anma yürüyüşü. ben de oradaydım. insanların hissetikleri saf ve içtendi. ama bu hisler yarın da devam edecek mi. belki edecek ama bu hisler tepkiye dönüşecek mi. yanlışlara dur diyecek mi. bilmiyorum. hükümetin 6 yıl içinde kaç tane iyi bir dış politika hamlesi var ki bugün olsun. ne zaman amerika'sından ayrıldı ki bugün ayrılsın. ama gene de -ne yazık ki- hükümet olarak onalrı muhatap alıyoruz ve teröre karşı yaptıkları için onlarla beraber olmalıyız. herkesle olduğu gibi.
Yorum Gönder