ABD’nin Tanrısal Yayılmacılığı
Ekim 3, 2007
Şöyle konuyu biraz yayalım derim. Hani geçen “Gündem Yazısı-4: Terör ve Irak” yazısında kaldığımız yerden başlayarak konuyu eşeleyelim.
John Gray’in Küresel Yanılgılar kitabında ABD’nin terör algısındaki değişiklikler ve yeni bir doktrin geliştirerek dünyayı kutuplaştırmaya sürüklemesi şöyle ifade buluyor:
“ Washington’da yönetimi ele geçiren şahinler çok uluslu kurumları reddediyor ve geleneksel diplomasi sanatını hor görüyorlar. Soğuk savaş döneminde dünyayı felaketli bir sondan koruyan caydırıcı ve ambargocu politikalara sırtlarını döndüler. Bunun yerine yeni ‘koruyucu savaş’ doktrini uygulayarak Amerikan gücü karşısında olduğuna inandıkları tüm tehditleri ortadan kaldırmakta kararlılar; ama hedefleri yalnızca Amerika’nın korunması amacından öteye gidiyor…”
ABD’nin terör algısındaki değişimin 11 Eylül saldırılarından sonra vahşi bir vücut bulduğunu artık hepimiz biliyoruz. Daha doğrusu, 11 Eylül’ün diğer dünya ülkelerinin ABD’nin terör algısına vereceği desteğin meşruluğu noktasında hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Zira, bu olayı tesadüf olarak görmüyoruz. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’na katılmanın gerekliliğini halkına dikte ederken, tüm istihbaratlara sahip olmalarına rağmen Japonların Pearl Harbor baskını ile dördü savaş gemisi toplam on sekiz ABD gemisinin batırılıp ve iki bin kişinin yaşamını yitirdiği olaydaki gibi. Bu baskının istihbaratlarının zamanında alındığı fakat hasır altı edildiği dönemin istihbaratçıları tarafından açıklanmıştır.
John Gray’in Küresel Yanılgılar kitabında ABD’nin terör algısındaki değişiklikler ve yeni bir doktrin geliştirerek dünyayı kutuplaştırmaya sürüklemesi şöyle ifade buluyor:
“ Washington’da yönetimi ele geçiren şahinler çok uluslu kurumları reddediyor ve geleneksel diplomasi sanatını hor görüyorlar. Soğuk savaş döneminde dünyayı felaketli bir sondan koruyan caydırıcı ve ambargocu politikalara sırtlarını döndüler. Bunun yerine yeni ‘koruyucu savaş’ doktrini uygulayarak Amerikan gücü karşısında olduğuna inandıkları tüm tehditleri ortadan kaldırmakta kararlılar; ama hedefleri yalnızca Amerika’nın korunması amacından öteye gidiyor…”
ABD’nin terör algısındaki değişimin 11 Eylül saldırılarından sonra vahşi bir vücut bulduğunu artık hepimiz biliyoruz. Daha doğrusu, 11 Eylül’ün diğer dünya ülkelerinin ABD’nin terör algısına vereceği desteğin meşruluğu noktasında hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Zira, bu olayı tesadüf olarak görmüyoruz. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’na katılmanın gerekliliğini halkına dikte ederken, tüm istihbaratlara sahip olmalarına rağmen Japonların Pearl Harbor baskını ile dördü savaş gemisi toplam on sekiz ABD gemisinin batırılıp ve iki bin kişinin yaşamını yitirdiği olaydaki gibi. Bu baskının istihbaratlarının zamanında alındığı fakat hasır altı edildiği dönemin istihbaratçıları tarafından açıklanmıştır.
11 Eylül’den sonra Bush’un ‘ ya benim yanımdasınız ve yahut karşımdasınız..’ ya dostsunuz ya düşman kategorizesi ile ‘koruyucu savaş doktrini’ aynı anlama gelmektedir. Sadece Irak’ı veya İran’ı potansiyel suçlu gören bir yaklaşım değildir bu. ABD dünyayı kendi etrafında yeniden şekillendirme planlarını uygularken, karşısına alacağı devletleri, o ülkelerin politik her hareketinin kendi açısından sıkıntı yaratıp yaratmaması verisi belirlemektedir.
Şimdi isterseniz bu yayılmacı politikaları, karşıdakini düşmanlaştırma yoluyla işgallerin tarihini şöyle kısaca izaha gidelim. Hoşunuza gideceğine eminim.
Daha bir çok alıntılar yapacağım bir kitapta, John Perkins’in Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’nda, yayılmacılığın nasıl da tanrısallaştırıldığına bakalım. ‘Bariz Kader’ doktrini şöyle anlatılıyor:
“ Bariz Kader (Manifest Destiny)… yani, 1840’larda Amerikalılar arasında popüler olan ve Kuzey Amerika’nın fethinin Tanrı tarafından buyrulduğu; Kızılderililerin, ormanların ve yaban öküzlerinin imhasının, bataklıkların kurutulmasının ve nehir yataklarının değiştirilmesinin, iş gücü ve doğal kaynakların sürekli olarak sömürülmesine dayanan bir ekonomi oluşturmanın insan değil, tanrı tarafından emredildiği doktrini.”
Şimdi isterseniz bu yayılmacı politikaları, karşıdakini düşmanlaştırma yoluyla işgallerin tarihini şöyle kısaca izaha gidelim. Hoşunuza gideceğine eminim.
Daha bir çok alıntılar yapacağım bir kitapta, John Perkins’in Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’nda, yayılmacılığın nasıl da tanrısallaştırıldığına bakalım. ‘Bariz Kader’ doktrini şöyle anlatılıyor:
“ Bariz Kader (Manifest Destiny)… yani, 1840’larda Amerikalılar arasında popüler olan ve Kuzey Amerika’nın fethinin Tanrı tarafından buyrulduğu; Kızılderililerin, ormanların ve yaban öküzlerinin imhasının, bataklıkların kurutulmasının ve nehir yataklarının değiştirilmesinin, iş gücü ve doğal kaynakların sürekli olarak sömürülmesine dayanan bir ekonomi oluşturmanın insan değil, tanrı tarafından emredildiği doktrini.”
Görüldüğü gibi bugünün koruyucu savaş doktrinini geliştirenler, aslında yeni bir şey yapmıyorlar! Yayılmacılığı tanrının buyruğu olarak kabullerini; Afganistan ve Irak’a girerken ihtiyaç duydukları bir destek arayışlarıyla -yarattıkları terör belası ile- karşılaştırabiliriz. Hegelist diyalektikte bunun yeri var. Toplumsal düzeni bozacak, ekonomik/ siyasal her alanda kaotik bir çevre yaratacak gelişmeler, kaostan düzen yaratmak prensibine dayalı ‘Yeni Dünya Düzeni’nin ihtiyaç duyduğu araçlar.
Bakın John Perkins kitabında ABD’nin dünyaya bakışı ile ilgili daha neler söylüyor, dikkat kesilin:
“…ilk defa 1823’de Başkan James Monroe tarafından dile getirilen Monroe Doktrini, Bariz Kader’i bir adım daha ileri götürerek, 1850’lerde ve 1860larda, ABD’nin tüm yarımküre üzerinde, kendi politikalarını desteklemeyi reddeden herhangi bir Orta veya Güney Amerika ülkesini istila etme hakkı da dahil, özel haklara sahip olduğunu iddia etmek için kullanılmıştı.”
Bence yeterli değil, Pearl Harbor’ın ve 11 Eylül’ün yaslandıkları amaçlarla benzerlik gösteren birtakım müdahaleler hakkında Perkins şunları yazmış, -Attila İlhan’ın deyimiyle- ‘sinek pislemedik bir yere yazın’ bunu:
“..Teddy Roosevelt, ABD’nin Dominik Cumhuriyeti’ne ve Venezuela’ya müdahalelerini haklı göstermek için ve Panama’nın Kolombiya’dan ‘kurtarılışı’ sırasında Monroe doktrinine -istila hakkına- atıfta bulunmuştu…” Panamanın Kolombiya’dan kurtuluşunun, tahmin edileceği gibi başka sebepleri vardı: Bu kurtarışın sebebi, ABD’nin Kolombiya topraklarından geçmesini istediği kanal için Kolombiya’nın verdiği hayır cevabıdır. Bunun üzerine Roosevelt bir savaş gemisi ile Panama’yı ‘kurtararak’ bağımsızlığını kazanan ülkenin başına geçirdiği hükümetle, bölgede istediği Kanal Anlaşması’nı yapmıştır.
Ne kadar tanıdık geldi, öyle değil mi?
Bakın John Perkins kitabında ABD’nin dünyaya bakışı ile ilgili daha neler söylüyor, dikkat kesilin:
“…ilk defa 1823’de Başkan James Monroe tarafından dile getirilen Monroe Doktrini, Bariz Kader’i bir adım daha ileri götürerek, 1850’lerde ve 1860larda, ABD’nin tüm yarımküre üzerinde, kendi politikalarını desteklemeyi reddeden herhangi bir Orta veya Güney Amerika ülkesini istila etme hakkı da dahil, özel haklara sahip olduğunu iddia etmek için kullanılmıştı.”
Bence yeterli değil, Pearl Harbor’ın ve 11 Eylül’ün yaslandıkları amaçlarla benzerlik gösteren birtakım müdahaleler hakkında Perkins şunları yazmış, -Attila İlhan’ın deyimiyle- ‘sinek pislemedik bir yere yazın’ bunu:
“..Teddy Roosevelt, ABD’nin Dominik Cumhuriyeti’ne ve Venezuela’ya müdahalelerini haklı göstermek için ve Panama’nın Kolombiya’dan ‘kurtarılışı’ sırasında Monroe doktrinine -istila hakkına- atıfta bulunmuştu…” Panamanın Kolombiya’dan kurtuluşunun, tahmin edileceği gibi başka sebepleri vardı: Bu kurtarışın sebebi, ABD’nin Kolombiya topraklarından geçmesini istediği kanal için Kolombiya’nın verdiği hayır cevabıdır. Bunun üzerine Roosevelt bir savaş gemisi ile Panama’yı ‘kurtararak’ bağımsızlığını kazanan ülkenin başına geçirdiği hükümetle, bölgede istediği Kanal Anlaşması’nı yapmıştır.
Ne kadar tanıdık geldi, öyle değil mi?
Ve yine Türkiye
Bugün ABD’nin istediği form, kaş, göz, boy ve endamda bir hükümete sahip olduğu Türkiye’de birileri çıkıp da ABD’ye karşı bir duruş sergileyecek olsa ve bu örgütlenme iktidarı sarsa; yani uygulanacak iç ve dış politikaya sirayet etse: ABD’nin koruyucu savaş doktrini Türkiye’yi de kendisine düşman görecektir. Fakat Ortadoğu’da ABD karşıtlığına, ABD emperyalizminin sertliğine, serbest piyasa ayakları ile ekonomilerin borçlandırılmasına yumuşatıcı perde görevi gören AKP iktidarının böyle bir tehlikeyle -ABD’nin düşmanı olma- karşı karşıya kalmayacağı açık.
Bugün cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün, dışişleri bakanı iken bir dergiye verdiği -yaptığı icraatlarını anlattığı- şu demeçler, AKP’nin, ABD politikalarını Ortadoğu’da nasıl da estetik forma soktuğunu ve verilmesi olası tepkileri törpülediğinin göstergesi:
“…Riyad'daki toplantıya Suudi Dışişleri Bakanı Faysal ve Suriye Dışişleri Bakanı Şara, hatta onlara Kuveyt ve Bahreyn Dışişleri Bakanları da katılmıştı. Toplantıda Irak konusunda, ABD'yi ağır kelimelerle suçlayan bir bildiri hazırladılar. Ben karşı çıktım ve bildirideki ifadeleri değiştirttim. Faruk Şara’ya ‘Bak bu bildiri böyle çıkarsa bunun size hiçbir faydası olmaz. Üstelik zararı olur. Irak’a dikkatle bakın…’ dedim.”
Bugün ABD’nin istediği form, kaş, göz, boy ve endamda bir hükümete sahip olduğu Türkiye’de birileri çıkıp da ABD’ye karşı bir duruş sergileyecek olsa ve bu örgütlenme iktidarı sarsa; yani uygulanacak iç ve dış politikaya sirayet etse: ABD’nin koruyucu savaş doktrini Türkiye’yi de kendisine düşman görecektir. Fakat Ortadoğu’da ABD karşıtlığına, ABD emperyalizminin sertliğine, serbest piyasa ayakları ile ekonomilerin borçlandırılmasına yumuşatıcı perde görevi gören AKP iktidarının böyle bir tehlikeyle -ABD’nin düşmanı olma- karşı karşıya kalmayacağı açık.
Bugün cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün, dışişleri bakanı iken bir dergiye verdiği -yaptığı icraatlarını anlattığı- şu demeçler, AKP’nin, ABD politikalarını Ortadoğu’da nasıl da estetik forma soktuğunu ve verilmesi olası tepkileri törpülediğinin göstergesi:
“…Riyad'daki toplantıya Suudi Dışişleri Bakanı Faysal ve Suriye Dışişleri Bakanı Şara, hatta onlara Kuveyt ve Bahreyn Dışişleri Bakanları da katılmıştı. Toplantıda Irak konusunda, ABD'yi ağır kelimelerle suçlayan bir bildiri hazırladılar. Ben karşı çıktım ve bildirideki ifadeleri değiştirttim. Faruk Şara’ya ‘Bak bu bildiri böyle çıkarsa bunun size hiçbir faydası olmaz. Üstelik zararı olur. Irak’a dikkatle bakın…’ dedim.”
Söze gerek var mı?
Yusuf Gürer
3 yorum:
erli Yusuf Gürer son dönemde tezkere ile tekrer gündeme gelen önemli bir konuyu farklı ve güzel bir bakış açısıyla yazıya dökmüş.Hiç kuşkusuz ki gerek Monroe doktirini olsun gerkse de 19. yüzılın sonlarında Ratzhel ile başlayan Mc Kinder ile bilimsel bir kimliğe bürünen büyük güçlerin jeoplitik mücadelesinin diplomasiye bilimsel bir şekilde yansıtılmasını 11 Eylül olayları sonrasında değerli Yusuf'un da belirttiği gibi yeni terör konsepti içinde önleyici vuruş doktrini adı altında tekrar yaşamktayız.Hiç kuşkusuz ki bugün tezkere sadece ülkemizin güvenlik sorunuyla ilgili değildir.Bu tezkere ya da ülkemizin bu alanda geliştirmeye çalıştığı yeni strateji(aslında bu konudaki gelenksel stratejinin allanıp pullanması)Yusuf'unda belirttiği gibi ABD'nin Tanrısal yayılmacılığı ile de bir çelişki oluşturmaktadır.Gerek yer altı kaynakları gerek jeopolitik bakımdan son derece stratejik bir alan olan Kuzey Irak'a asker gönderilmesi olayı hiç kuşkusuz ki ülkemizin güvenlik alanındaki çıkarlarıyla ABD'nin jeopolitik çıkarlarıyla çelişen bir durum da ortaya çıkarmaktadır.
olay sadece bundan evvel 24 defa olduğu gibi kuzey ırak a girmek değil..ve dünya dün ki dünya hiç değil. İşlenen günaha ortaklar aranıyor; en büyük ortak Yusuf'un da vurguladığı üzere -Tanrı- olu veriyor. Çünkü Tanrı için doktrinler geliştiriliyor..
Söze gerek yok...Herşey açık. Günahın vebaline ortak aranıyordu ve piyango bir kez daha bu millete vurdu. Arada binlerce masum öldü, gece baskınlarına, siyasi komplolara alet oldu...Kandil dağına okyanus ötesinden gelenler sadece silah değildi ki...O eş başkanı olduğumuz-her nasılsa- BOP ile vaadedilenleri ,düne kadar elden ele dolaşan haritaları nasıl da unuttuk birden... Sahi söze gerek yok...Nasılsa bunlarıda unutacağız...
Yusuf kardeşimin kalemi kavi olsun...
yusuf kardeşim yazıları ile tekrar bizlerle. ama ne yazık ki acı konularla. abd'nin yayılımcı politkası hakkında birçok şey denilebilir. zaten deniz'de güzel eklemeler yapmış. bunun yanı sıra abd'nin ingiltere'den kopuşu ve fransa'nın abd'yi desteklemesi abd'nin yayılımcı politikasının temelleri içinde yer almaktadır. bunun yanı sıra ingiltere'den farklı bir kilise kurmaları ve bu kilisenin amerika'ya ilk göçlerde etkili olması yusuf'un bahsettiği tezlere de kaynak olmuştur. yusuf'a yazısı için teşekkür ediyorum...
Yorum Gönder